Konuyla İlgili Diğer Siteler


Bolum 7: Bazı Hristiyanların Müslümanlara Yönelik Bakış Açılarındaki Yanılgılar

Bağnaz, bir dinin gereklerini uygular gibi görünüp aslında o dine sonradan dahil edilmiş hurafelere uyan hatta hurafeleri kendisi oluşturan kişiye denir. Her dinin içinde bağnazlar olabilir. Bağnaz bir insanın en belirgin özelliği, tabi olduğunu iddia ettiği dinin hükümlerine göre davranmayı reddetmesi, hatta o dinin getirdiği yükümlülükleri kabul etmemesi, kendine göre bir din anlayışı benimsemesi ve bunu kendisine ve topluma dayatmaya çalışmasıdır. Dolayısıyla bağnaz görüşteki bir insan için dinde olmayan uygulamalar kolaylıkla dine dahil edilebilir. Din dışı olan konular pervasızca uygulanabilir, hatta din adı altında cinayetler işlenebilir, toplumlar cehalete sürüklenebilir, baskılar uygulanabilir, sevgiyi ön plana çıkaran hak dinler nefret dinleri şeklinde lanse edilebilir. İşte bu yüzden bir bağnaz, son derece tehlikelidir.

Biraz önce belirttiğimiz gibi bağnaz her dinden çıkabilir. Hristiyan bağnazlar olduğu ve Hristiyanlığı olduğundan tamamen farklı gösterdikleri, bu sevgi dinini adeta bir nefret dini şeklinde gösterebildikleri gibi; İslam'ı olduğundan farklı göstermeye çalışan da bağnazlardır. İslam adı altında öfke, cahillik, nefret, intihar, katliam gibi terimlerle anılan; bilime, sanata, güzel olan her şeye karşı olan; nimetlerden zevk alamayan ve Hristiyan ve Musevilere karşı hasmane bir tutum içinde olan zihniyet, Müslümanların değil, bağnazların zihniyetidir. Pek çok insan kendilerince İslam ile özdeşleştirdikleri bu garip görüntüyü eleştirmekte ve bu nedenle İslam'a karşı cephe almaktadırlar. Oysa cephe almaları gereken İslam değil, bağnazlıktır, radikal zihniyettir..

Radikalizm, Kuran'a zıt, sevgisiz sistemin adıdır

İslam dinine maledilmeye çalışılan karanlık ve kan dökücü zihniyet, gerçekte Müslümanlık değil, bağnazlıktır. Bu, din adına radikalizmi savunmak demektir. Bağnaz kişi, yani bir radikal sevgisizdir, ruhu kapkaradır, bağnaz ve anlayışsızdır. Her türlü güzelliğe, estetiğe, sanata, bilime karşıdır. Hayata karşıdır; neşeye, sevince, mutluluğa karşıdır.

Bağnaz zihniyetteki bir kişi her güzelliğe nefretle bakar. Çiçekten nefret eder, çocuktan nefret eder, kediden, köpekten, tavşandan nefret eder. İçi ve ruhu bomboştur. Ruhlarında sevgiye dair hiçbir şey yoktur. İnsana değer vermez, canlı hiçbir varlığa önem vermezler. İncelik, şefkat, merhamet onların aşina oldukları kavramlar değildir.

Bütün bunların sonucu olarak bir bağnaz, kadından da nefret eder. Bazı kişilerce İslam'a mal edilmeye çalışılan kadın düşmanlığı, gerçekte kadına en fazla değeri veren, kadını yüceltip koruyan İslam'ın değil, bağnaz ve gerici radikallerin özelliğidir. (Bu konu kitabın ilerleyen sayfalarında detaylı olarak ele alınacaktır)

Bağnaz zihniyetteki bir kişi, kimseyi sevmediği gibi sevilmez de. Herkes bir bağnazın varlığından, mantığından, yaşam şeklinden, düşünce tarzından rahatsızlık duyar. Hatta bağnaz zihniyettekilerden diğer bağnazlar bile nefret ederler. Hiçbir zaman birlik içinde, dostluk ve rahatlık içinde değildirler. Bu elbette Kuran'dan uzak yaşamalarından kaynaklanır.

Burada tekrar önemle belirtmek gerekir ki bir bağnaz ya da başka bir deyişle bir radikal, her dinde her kesimde bulunabilir. Yalnızca Müslümanların değil, Hristiyan ve Musevi topluluklarının arasında da dini özünden uzaklaştırmaya çalışan, Allah inancının getirdiği coşku ve sevgi yerine kapkaranlık ve kan dökücü bir ruh halini yerleştirmeye çalışan insanlar bulunmaktadır. Burada konu itibariyle Müslümanlar arasına sızmaya çalışan bağnaz kesimden bahsedilmektedir.

Bir bağnaz, hangi kesimden ve hangi dinden olursa olsun aynı kirli ve karanlık fikrin temsilcisidir. Bu ürkütücü ruh halinin bir sonucu olarak bağnaz zihniyetteki bir kişi daima kan ister. Her yerde kan arar. Ancak kan ve zulüm ile rahat eder. İçindeki nefreti ancak kan akıtarak, kötülükle ifade eder. İşte, İslam adına ortaya çıkıp kan dökücülüğü savunan, Hristiyanlara, Musevilere hatta Müslümanlara düşmanlık ve husumet saçan kişiler, Kuran'da tarif edilen gerçek MÜSLÜMANLAR DEĞİL, deccaliyetin etkisi altındaki BAĞNAZLARDIR.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı Hristiyan kardeşlerimizin bağnazları, gerçek Müslümanlardan, bağnaz zihniyeti de gerçek İslam dininden çok iyi ayırt etmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman karşı olduklarının İslamiyet değil radikalizm olduğunu görebileceklerdir.

Peki İslam, neden dünyada bağnazlar tarafından olduğundan farklı gösterilmekte ve buna izin verilmektedir?

Müslüman Karşıtlığını Körükleyen Deccaliyet ve Radikalizm Bağlantısı

Müslüman karşıtlığını yaygınlaştırmak, deccal için önemli bir hedeftir. Çünkü İslam son hak dindir ve Kuran 1400 yıldır hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Allah'ın koruması altında olan Kuran ayetleri, hak dinin kamil anlamda yaşanması için yeterlidir. Kuran'a tam uyularak yaşanan gerçek İslam ile sağlam ve güçlü iman oluşur.

İşe bu güçlü iman, insanların gitgide daha fazla dindarlaşması ve üç dinin inananları arasında her geçen gün gelişen tesanüt, deccal için büyük bir tehlike ve tehdittir. İslam ahlakında önemli bir yeri olan birlikten-beraberlikten kaynaklanan maddi ve manevi güç, deccalin yıllar içinde geliştirdiği bütün şeytani sistemleri ve ideolojileri ortadan kaldırabilecek büyüklüktedir. Deccal; Müslümanların tamamı birlik olduğunda ve bu birlik, Musevi ve Hristiyanlarla da ittifak kurduğunda bunun dünyada nasıl dev bir güç oluşturacağını, felsefesinin ilmi ve fikri yönden nasıl bir bozguna uğrayacağını çok iyi bilmektedir.

Deccal sisteminin önde gelenleri, oluşturdukları şeytani sistemin karşısında yer alan bu manevi gücün varlığından uzun süredir haberdardırlar. Nitekim yıllardır, ince politika ve stratejilerle oluşturdukları kanlı Armageddon planının sebebi de bunun farkında olmalarıdır. Bu plan dahilinde, gerçekte Darwinist ve ateist olan birtakım kişileri "Müslüman" adı altında terörist olarak yetiştirmiş, sözde İslam'a hizmet adı altında katliamlara göndermişlerdir. Yine söz konusu odaklar, masum insanlara yönelik cinayet, suikast, katliam, intihar saldırısı gibi İslam'ın ruhuna tamamen aykırı olan kavramları İslam'da varmış gibi sunmuşlardır. Hatta İslam'a aykırı olan fikirleri öylesine yaygınlaştırmışlardır ki, kendilerini İslam alimi gibi gösteren bir takım kişiler bile, tüm dinler arasında yaşanacak ve milyonların ölümüyle sonuçlanacak bu kanlı savaş planını açıkça savunur hale gelmişlerdir. Yüz binlerce kişiyi etkilemiş, yüz binlerce kişiye adam öldürmeyi, katliam yapmayı makul gösterebilmişlerdir. Üstelik bunu Allah adına yaptıklarına, kendilerini ve çevrelerindeki kişileri inandırmışlardır.

Bu kitapta ele aldığımız Armageddon savaşı beklentisi gibi İslam'a maledilmeye çalışılan katliam ve savaş senaryoları da aynı deccali zihniyetin ürünüdür. Deccal bu yöntemi kullanarak iman edenler arasında ayrılık çıkarmayı, onları birbirine düşürmeyi, iman edenlerin gücünü kırmayı ve böylelikle de kendi sapkın planlarını uygulamak için imkan ve ortam sağlamayı hedeflemektedir ve bunu büyük oranda başarmıştır.

Şunu daima hatırlamak gerekir. Deccal, iman edenlere karşı her zaman Allah'ın ismini kullanarak ortaya çıkmıştır. O, hiçbir zaman kendi yüzünü açıkça belli etmez. İman edenleri doğru yoldan uzaklaştırmak için mutlaka dini ve dindar görünümlü birtakım insanları kullanır. İşte bu nedenle deccal dindar kesim üzerinde etkili olabilmiş, kendi şeytani sistemini destekleyecek ve güçlendirecek her türlü batıl ve sapkın fikri kolaylıkla yaygınlaştırabilmiştir.

İslam'la bağdaştırılmaya çalışılan sapkın iddiaların –bunlar arasında Müslümanların Hristiyanları ve Musevileri katletmek istedikleri, Müslüman olmayanlara yaşam hakkı tanımayacakları, sevgi ve şefkatten uzak oldukları gibi gerçekdışı iddialar sayılabilir– tümü uydurmadır.

Gerçek bir barış ve sevgi dini olan İslam'ın aslını bilmeyenler, Kuran ayetlerindeki kardeşlik, adalet, barış, merhamet ve şefkat ile ilgili ayetlerden habersiz olan kimseler, bu gerçek dışı iddiaların sapkın yönlerini göremeyebilirler. Deccali odakların İslam'a yüklemeye çalıştıkları söz konusu İslam görüntüsünün sapkın ve yalan olduğunu anlayabilmek için; Kuran ile hükmeden, Kuran'ın ruhunu bilen, Kuran'ı Peygamberimiz (sav) gibi anlayan ve uygulayan insanlar olmak gerekmektedir. Eğer bir insan "bağnaz" ise, yani İslam dinini sapkın hurafelerle yorumluyor, kendince akıl ve mantık ile bağdaşmayan –aynı zamanda Kuran ile de bağdaşmayan– hükümler üretiyor, bir kolaylık dini olan İslam'ı (haşa) zor, anlaşılmaz, çatışmacı, kavgacı, sevgisiz vs. gibi gösteriyorsa, bu gerçeği anlaması –Allah'ın dilemesi dışında– mümkün değildir. Asıl önemlisi bağnazlık, yalnızca İslam için değil, Hristiyanlık ve Musevilik için de büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla İslam'a maledilmeye çalışılan sapkın anlayışların temelini anlayabilmek için bağnazlığın Kuran'dan ve genel olarak tüm hak dinlerden ne kadar uzak olduğunu iyi kavramak gerekmektedir.

Bağnazlar Kuran'ı uygulamazlar ve uygulatmazlar

Bağnazlık yani radikalizm İslam'a karşı deccalin en büyük taraftarlarıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bunu bir hadis-i şerif ile şöyle haber vermiştir:

"Ümmetimden başı sarıklı yetmiş bin alim kişi, deccale tabi olacaklar." (İmam Ahmed Bin Hanbel, Müsned, sf. 796)

Peygamberimiz (sav) hadisinde, deccale tabi olacak kişileri belirtirken, özellikle Müslüman ümmetinin içinden çıkacak ve kendini "alim" gibi gösterecek kişilerden bahsetmektedir. Hadiste, deccal taraftarı olarak tüm Allah dostlarına karşı faaliyet yapan ve dine en çok zarar veren başlıca grubun, kendini Müslüman olarak gösteren bağnazlar olduğuna dikkat çekilmektedir.

Yine Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

"Ahir zamanda türemeler çıkacak: beyinleri çalışmayacak. Konuşurken çok güzel konuşacaklar. Kuran okuyacaklar, fakat imanları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek..." (Buhari, Sahih 3611, 5057, 6930, Müslim, 1066, Ebu Davud 4767, Ahmed bin Hanbel, Müsned 1, 81, 113, 131, 289; Tayalisi, el-Müsned, nr. 1984.)

Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, bu kişiler çok güzel hitabeti olan ve Kuran'ı okuyan kişiler olacak; fakat "imanları boğazlarından geçmeyecek", yani Kuran'ı esas olarak kabul etmeyeceklerdir. Kuran'dan bahsedecek ancak Kuran'a bağlı olmayacak ve Kuran'a hurafe karıştırarak hükmedeceklerdir. Kuran'ın açıklamalarını yeterli görmeyecek, İslam adına kendi türettikleri dini uygulayacaklardır.

Bağnazların amacı, Kuran'ı uygulatmamaktır. Onlar, Kuran'da olmayan şeyleri İslam dinine dahil etmeye çalışırken, Kuran ayetlerinde yer alan ve kendi batıl hurafelerine uymayan hükümleri ve tavsiyeleri de reddederler.

Onlar için Kuran'ın sevgiyi, şefkati, kardeşliği, birliği, barışı öğütlemesi, Kuran'da tüm güzelliklerin övülmesi, sanatın, bilimin teşvik edilmesi büyük bir öfke sebebidir. Kuran ahlakını yaşamanın getirdiği ruh kalitesi ve derinliği, akılcı, estetik, modern, sevgi dolu Müslüman modeli, onların hurafeci dinlerine hiçbir şekilde uymamaktadır. İşte bu yüzden deccal, kendince Kuran'a dayalı İslam dinini içten vurmak ve sözde ortadan kaldırmak için bağnazlığı kullanmaktadır. Ancak özellikle belirtmek gerekir ki, deccalin ordusunun önemli bir kısmını her dinden çıkacak olan ve kendi dinlerine de tüm dünyaya da zarar verme amacındaki bağnazlar oluşturmaktadır. Hristiyan bağnazlar da, Musevi bağnazlar da, Müslüman bağnazlar da aynı kanlı senaryo için birleşmekte, bu savaşın oluşması ve dünyadaki deccali sistemin yaygınlaşması için ellerinden ne gelirse yapmaktadırlar.

Burada şunu da belirtmek gerekir: Gerçekten samimi olan, Cenab-ı Allah'ı kalpten ve içten seven, yalnızca bilgisizliğinden veya aldığı yanlış eğitimden dolayı İslam dininde gerçekte yer almayan fikirleri savunan kişiler olabilir. Şu anda dünyadaki radikal kesimin büyük bir bölümünü bu kişiler oluşturmaktadır ve bu kişilere yönelik mutlaka şefkatli bir eğitim çalışması gerekmektedir. Onlar, Kuran'ın ışığı ile aydınlandıklarında mutlaka doğruyu ve hakkı kabul edecek olan kişilerdir. Yüce Allah mutlaka samimi kullarına doğru yolu gösterendir.

Bağnazlık Hristiyanlık için de bir tehlikedir

Daha önce belirttiğimiz gibi bağnaz her dinden çıkabilmektedir. Nitekim Hz. İsa (as)'a kendilerince zarar vermeye çalışanlar da din adına ortaya çıkan dönemin bağnazlarıydı.

İncil'de Hz. İsa (as), ikiyüzlüler, körler ve yılanlar şeklinde seslendiği bağnazları şu açık ifadelerle tarif etmiştir:

"Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin Egemenliği'nin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyor, ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz!

"Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız.

"Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa'nın daha önemli konularını –adaleti, merhameti, sadakati– ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi. Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız!

"Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar.

"Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.

"Sizi yılanlar, engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız? İşte bunun için size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek, ... Kimini havralarınızda kamçılayacak, kentten kente kovalayacaksınız. Böylelikle, doğru kişi olan Habil'in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berekya oğlu Zekeriya'nın kanına kadar, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız. (Matta 23: 13-35)

Hristiyanlar Bağnazlığı, Gerçek İslamiyetle Karıştırmamalıdırlar

Kuran'da hiçbir şekilde yeri olmayan; İslam adına savaşlar çıkaran, zulüm yapan, intihar saldırıları düzenleyen, öldürme ve kan dökme peşinde olan Müslüman modeli, Hristiyan ve Musevilerin İslam dini hakkında yanlış bir kanaat sahibi olmalarına sebep olmaktadır.

Daha önce belirttiğimiz gibi kan dökücü zulüm sistemini savunanlar gerçek İslam'dan yani Kuran ahlakından tamamen uzaktırlar. Onlar, cehaletle kendi ürettikleri hurafelerle ve batıl inanışlarla dolu batıl dinlerinin bir gereği olarak bunu yapmaktadırlar. Kuran'da sevgisiz, merhametsiz, çatışmacı bir zihniyete kesinlikle yer yoktur.

Kuran'da Rabbimiz hangi dinden olursa olsun, bağnazlığı savunan, dini hurafelerle karıştırmaya ve yaşanmaz hale getirmeye kalkan, Allah adına insanları aldatmaya çalışan bu zihniyetteki kişileri şöyle tanıtmaktadır:

Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini Kitab'a doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Allah Katındandır" derler. Oysa o, Allah Katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler. (Al-i İmran Suresi, 78)

Gerçek Müslümanlık Allah'ın Kuran'da bildirdiği, mübarek Peygamberimiz (sav)'in tefsir ettiği İslam ahlakına uymakla olur. Yani Müslümanlar, bazı bağnazların hurafelerine ve uydurma izahlarına göre değil, Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine göre yaşamakla yükümlüdürler. Ölçü hurafeler değil, Kuran ve sünnettir. Asr-ı Saadet döneminde, Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in hayatına göre yaşanan İslam gerçek İslam'dır. Peygamberimiz (sav)'in çok şefkatli, sevgi dolu, koruyucu, asil, sanata, estetiğe, güzelliğe, temizliğe, nezakete çok değer veren hayatı her Müslüman için en mükemmel örnektir. Dolayısıyla Müslüman olmayanların İslam'ı gerçeklere göre değil de bazı bağnazların karanlık yaşamlarına göre değerlendirmeleri büyük bir hatadır.

Hristiyan kardeşlerimiz aşağıdaki açıklamaları mutlaka dikkatle okumalıdırlar:

1. BÖLÜM
İslam'ı Şiddetle Bağdaştırmak Gerçek İslam'ı Tanımamaktan Kaynaklanır

Terörist saldırıları, kitle katliamlarını, intihar bombacılarının eylemlerini İslam'la bağdaştıran bazı kişiler, dünyada İslam adına terör estirenlerin Müslüman oldukları yanılgısına kapılmaktadırlar. Üstelik bu kişilerin Kuran'a uyan gerçek birer Müslüman olduklarını düşünmektedirler. Oysa bu kişilerin ne İslam ile ne de kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim ile hiçbir ilgileri yoktur.

İslam Dini; Terörist Saldırıları, Katliamları, İntihar Saldırılarını ve Her Türlü Vahşeti Lanetler

Günümüzde dünyaca tanınıp bilinen ve ülkelerinde zalimlikler yapan terörist liderlerin büyük bir çoğunluğu, gerçekte provokasyon için özel olarak eğitilmiş istihbarat ajanlarıdır. Bunlar, Amerika ve Avrupa'da tanınmış istihbarat birimlerine mensupturlar ve doğrudan bu teşkilatlardan emir alırlar. Bu kişilerin tamamı materyalist ve Darwinist eğitim görmüştür. Bu kimseler Allah'ın emrettiği gerçek İslam ahlakını hayatlarının hiçbir anında yaşamayan, Peygamberimiz (sav)'in sevgi ve şefkat dolu, merhametli, affedici ve adalet sahibi ahlakından uzak, Darwinist telkinlerin etkisi altında olan kimselerdir. Bu kişilerin düştükleri büyük yanılgıya göre hayatta kalmanın ve güçlü olmanın tek yolu çatışmadır, savaştır. Sözde şiddet ve zulüm yaşamın gereğidir, sevgi, şefkat ve merhamet gibi hasletler ise kişiyi zayıf gösteren acizliklerdir.

Bazı ibadetleri yerine getirmeleri, herhangi bir İslam ülkesinin vatandaşı olmaları, kimliklerinde Müslüman yazıyor olması gerçeği değiştirmez. Bu kimseler tamamen Darwinist dünya görüşüne sahip insanlardır. Çevrelerindeki insanları da materyalist-Darwinist bakış açısına göre değerlendirirler:

Onların bu büyük yanılgılarına göre, "İnsanlar, biraz daha gelişmiş hayvanlardır; ruhları ve benlikleri yoktur, hiç kimseye karşı sorumlu değildirler. Her hayvan gibi insan da hayatta kalabilmek için bencil olmak, sadece kendini düşünmek zorundadır. Bu hayvan topluluğunun içinde zayıf olanlar mutlaka elenerek, yok edilmelidir." Elbette ki bu yanlış mantıktaki bir insanın kitle katliamları gerçekleştirmesini engelleyebilecek hiçbir ahlaki ve vicdani neden kalmamaktadır.

Söz konusu terörist liderler, gerçekte, Amerika'da ve çeşitli Avrupa ülkelerinde, İslam ahlakından uzak şekilde "şımarık ve züppe" yetiştirilmiş, gece kulüplerinden çıkmayan, Batı kültürünün olumsuz ve dejenere yönlerini kabullenmiş ateist zihniyetteki kişilerdir. Burada şunu belirtmek gerekir ki, bir kimse din ahlakını yaşamaya başlamadan önce her türlü farklı yaşantı içinde olabilir, bu kınanacak bir durum değildir. Kişinin samimi olarak tevbe edip Allah inancına yönelmesiyle Allah'ın bu hatalarını affetmesi umulur. Ama söz konusu kimseler için durum farklıdır.

Bu kişiler görev zamanları geldiğinde, sakal bırakıp ehl-i sünnet bir Müslüman görünümüne bürünüp işbaşına geçerler. Birtakım istihbarat teşkilatlarının derin bölümlerinden gereken emirleri alır ve bunlara uygun eylemlerini tereddütsüz yerine getirirler. Onların Müslümanlıkla, İslam ile hiçbir ilgileri yoktur. Onların dini İslam değil; materyalizmdir, Darwinizm'dir. Kuran'a tam anlamıyla uyan, samimi Müslümanların, Kuran'a muhalif olan böyle bir zulüm sisteminin destekçisi ve parçası olmaları mümkün değildir. Dünyada bu zulmü gerçekleştirenler, Darwinistler, materyalistler, Stalin hayranları, Che hayranları, Lenin hayranları, Mussolini hayranları, Hitler hayranları, Mao hayranlarıdır. Bunlar, kanlı materyalistlerin, komünistlerin, faşistlerin sapkın fikirlerini kendi akıllarınca İslam adına uygulamaya kalkan, din ahlakından tamamen uzak düşüncedeki insanlardır. Bir kısım çevreler tarafından haksız yere, İslam dinine mal edilmeye çalışılan zalimane sistem, işte bu şekilde işlemektedir.

Müslümanların bir bölümü, sözde İslam adına yapılan bu zalim uygulamaların gerçekleri yansıtmadığını iddia edebilir ve bunu külliyen inkar yoluna gidebilirler. Oysa asıl doğru olan, bu eylemleri reddetmek değil, bunların, birtakım din karşıtı istihbarat ajanları tarafından, kendilerince İslam dinini dünyada etkisiz kılmak ve İslamiyet'in güçlenmesinin önüne geçmek için yapıldığını anlatmaktır. Bütün bunların İslam dininde kesinlikle haram edilen eylemler olduğunun herkese duyurulmasıdır.

Hiroşima'ya Atılan Bomba Hristiyanlara Mal Edilmemiştir, Terörist Eylemler de Gerçek Müslümanlara Mal Edilemez

Yukarıda bahsettiğimiz düşüncedeki Hristiyanlar, Müslümanlara yönelik bu asılsız iddialarda bulunurken, önemli bir noktayı görmezden gelmektedirler. Bilindiği gibi tarihte Amerika Birleşik Devletleri geçmişte; Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atarak on binlerce masum insanın yaşamını yitirmesine sebep oldu. Bu kişiler arasında Müslümanlar, Hristiyanlar ve Museviler de vardı. Çocuklar da vardı, yaşlılar da, masum kadın ve erkekler de. Fakat İslam alemi, hiçbir zaman çoğunluğu Hristiyan olan ABD hükümetinin gerçekleştirdiği bu uygulamayı Hristiyanlığa mal etmedi.

Bombayı atan kişilerin hangi dinden olduklarının üzerinde hiç durmadı, bu bombalamanın bir "Hristiyan saldırısı" olduğunu iddia etmedi. Yine aynı şekilde geçmişte yaşanan ve ismi açıkça "Haçlı seferleri" olan saldırılar sırasında da binlerce Müslüman vahşice şehit edildi, hatta farklı mezheplerdeki Hristiyanlar da işkenceye uğratılıp öldürüldü, camilerin yanı sıra kiliseler de talan edildi. Son dönemde Irak'ta, Afganistan'da ve diğer bazı Müslüman ülkelerinde dökülen kanlar da Müslüman kanıydı. Fakat hiçbir zaman Müslümanlar bunlardan yola çıkarak, İncil'e uyanların kan dökücü oldukları yorumunu yapmadılar.

Aklı başında her insan, zulmün yaşandığı bir yerde mutlaka dinsizliğin hakim olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Nitekim Kuran'a uyan, Allah'a iman eden aklı başında Müslümanlar, söz konusu katliamlardan dolayı hiçbir zaman Hristiyanlığı sorumlu tutmazlar. Bu, Allah'a kalpten inanan bir kişinin yapabileceği bir şey değildir.

Müslümanlara karşı söz konusu çirkin iddialarda bulunan bir kısım Hristiyanların da artık bu yanlış düşüncelerinden ve alışkanlıklarından vazgeçme zamanı gelmiştir. Genelde bu iddiaların temelinde bilgisizliğin büyük etkisi olmaktadır. Bu nedenle Hristiyanlar önyargısız bir gözle Kuran'ı okumalı, Peygamberimiz (sav)'in hayatını incelemeli ve mutlaka gerçek İslam ahlakını yaşayan salih müminlerin eserlerini, yaşantılarını, düşüncelerini ve faaliyetlerini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Sayın Adnan Oktar'ın Gargad Ağacı Hadisi İle İlgili Açıklamaları

Gargad Ağacı Hadisiyle, Ahir Zamandaki Gizli Kamera Sistemleri Haber Verilmektedir

ADNAN OKTAR: Hadiste, "Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz." diyor. Eğer Musevi olan bir insan din karşıtı ise ve Müslümanlara saldırıyorsa, kan döküyorsa, çocukları öldürüyorsa, insanları öldürüyorsa kendini meşru olarak savunursun. Buradaki hadiste meşru savunmayı söylüyor, gidip de masum bir Museviyi öldürmek haramdır.

"Öyle ki taş dahi: 'Ey Müslüman, işte Yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!' diyecek." Şimdi mesela 3-4 yaşında bir çocuk var, taşın arkasında duruyor, taştan da bir ses duydu kişi, "Ey Müslüman gel, Yahudi var arkamda öldür" diye. Sen halüsinasyon görüyorsun demektir, sana şeytan sesleniyordur. Çocuk öldürülmez, mazlum öldürülmez, kadın öldürülmez. Ancak meşru müdafaada kendini savunabilirsin. Bunun dışında adam öldürme yoktur. Dolayısıyla biz bir taşın arkasında Yahudi bir çocuk görsek, taştan da bize ses gelse, biz deriz ki; "halüsinasyon görüyoruz" ve sese uymayız.

Mesela on tane Musevi çocuğu, hepsini öldürse biri Allah vermesin. "Nereden çıkarttın bunu" desek, "Bana taş söyledi de onun için yaptım" derse, biz onun deli olduğunu anlarız ve cinayet işlemiştir bu adam, katildir. Alenen cinayet işlemiştir, zulüm yapmıştır ve karşılığı cehennemdir.

Hadisin anlamını iyi bilmek lazım. Ahir zamanda iletişime dikkat çekiyor Peygamber Efendimiz (sav)... Kayadan, kayanın içerisinden gelen bilgiyle onlara karşı operasyon yapılıyor veya ağaçlara gizleniyor. Ağacın içerisine sezdirmeden gömülüyor ve oradan bilgi alınıyor gizli kamerayla. Bu, savunma savaşında oluşacak sisteme dikkat çekmektir. Hz. Mehdi (a.s.) devrindeki yüksek teknolojiye dikkat çekiyor Peygamber Efendimiz (sav). Yoksa masumu öldürmek haramdır.

Hiçbir Musevi Peygamber Efendimiz (sav) zamanında o şekilde katledilmedi. Hiçbir Hristiyan katledilmedi. Peygamberimiz (sav) bizzat cübbesini çıkarıp, seriyordu, Ehl-i Kitap onun üzerine oturuyordu, onlara hürmet ediyordu Peygamberimiz (sav), saygı gösteriyordu. Peygamberimiz (sav) zamanında Müslümanlar, Hristiyanların yanına hicret ettiler, onlara güvendiler, can güvenliği için. Onlarla kardeş oldular, gittiler sofralarına oturdular, yemeklerini yediler, Hristiyan Musevi kadınlarla evlendiler.

ALTUĞ BERKER: Söylediğinizle ilgili ayet okuyorum Hocam; 5. surenin (Maide Suresi) 5. ayeti: "Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Müminlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.)"

ADNAN OKTAR: Hristiyan kadınla evleniliyor, Musevi kadınla evleniliyor. Evlenmek ne demek? Sevgi var demektir, dostluk var demektir, kardeşlik var demektir, değil mi? Çocuklarının annesi oluyor. Aynı yatakta yatıyorsun, aynı ortamda yiyip içiyorsun. Kuran ayeti okuduğumuz. Ayetle belirtiliyor. (Sayın Adnan Oktar'ın 21 Kasım 2010 tarihli röportajından)

Taşlar ve Ağaçlar Ahir Zamanda Müslümanlara Bilgi Verecektir

ADNAN OKTAR: ...Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor; "Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." Yahudilerle Filistin'de savaştılar. Altı gün savaşı var. Çok büyük olay oldu. Mısır'la savaştılar, Suriye'yle savaştılar, Ürdün'le savaştılar. Bu hadis gerçekleşti. Bu oldu.

Yine bir başka hadiste de buyuruyor ki Resulullah (s.a.v.); "Her taş, her ağaç ey Müslüman arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür diyecek." Şimdi bir kere, bir insan suçuna göre cezalandırılır. Bir taşın arkasında bir Yahudi çocuğuyla karşılaşsak, mazlum küçük bir çocuk. Taş da bize ses getiriyor. "Bak, burada yanımda bir Yahudi çocuğu var, onu öldür." Bu şeytandan gelen bir sestir. Biz buna uymayız. Çünkü o cinayete teşvik eden bir halüsinasyondur. Bu doğru değil. Biz ne yaparız? Arkamızda bir şey olup olmadığını, mesela bir elektronik bir cihazla olur, biz ondan tespit edebiliriz.

Elektronik haberleşmeyle insanların yerini tespit edebiliriz. Ama öldürmek için değil, onu etkisiz hale getirmek için. Zarar veren bir Yahudi ise, dinsiz bir Yahudi ise, Allah'sızsa, kitapsızsa, Tevrat'a uymuyorsa, Kuran'a uymuyorsa, çünkü Tevrat'ta da Müslümanlara zulüm yok. Tevrat'a göre Müslümanlara çünkü Ben-i Nuh olarak bakması gerekir Musevilerin. Ben-i Nuh. Ben-i Nuh nedir? Müslüman, mümin demektir. Her Musevi, Müslümana Ben-i Nuh olarak baktığına göre, mümin olarak gördüğüne göre; onun canına, malına, ırzına, namusuna dokunması haramdır. Dokunamaz ama bunun dışında zulüm yapan bir Yahudi ise, demek ki taşlar, ağaçlar, her türlü cisim, mobilya da olabilir, bir şey de olabilir; mikro kameralarla, teknik aletlerle bize bunu haber verecek. Biz de yerini bulup onu etkisiz hale getireceğiz.

Öldürme demek, fikren etkisiz hale getirmek anlamındadır. Mesela Hz. Mehdi (as) için de var, deccaliyeti öldürüyor. Deccali öldürüyor yani fikrini öldürüyor. Fikren öldürmedir, ilim olarak öldürmektir, bedeni değil, inşaAllah. Dolayısıyla taş ve ağacın Müslümanlara bilgi vermesi, ahir zamanda zaten gerçekleşiyor şu an.

Biz dedik; "Güneydoğu'da Mehmetçiklerimizin mücadelesinde mikro kameralar yerleştirilsin, düşmanın yeri tespit edilsin" dedik. Kamera nereye yerleştirilir? Gizli, düşmana karşı mücadele yapılıyorsa, taşın içine yerleştirmen lazım. Veyahut ağacın içine yerleştirilecektir ki görülmesin. Gizlice düşmanı tespit edebilmek için, mükemmel bir teknolojiye, gizli bir istihbarat ağının nasıl kurulacağına Peygamberimiz (sav) vahiyle mükemmel bir şekilde işaret etmiş.

Bu ancak ahir zamanda oluyor şu an. Yahudiler için değil bu; ateist Yahudi, ateist Hristiyan, ateist Müslüman eğer zulüm verdiyse, acı çektiriyorsa, cinayet işliyorsa, onu bizim tespit etmemiz gerekir. Resulullah (sav) onun bir yönünü söylemiş, bir kısmını söylemiş. Biz oradan tamamını anlamış oluruz. Peygamberimiz (sav) özlü ve kısa anlatır. Mücadele anında bizim nefsi savunma yapacağımız vakit, Müslüman demek ki gizli bilgiyi bu tarz bir sistemle elde edecek ahir zamanda. Mesela Peygamber Efendimiz (sav); "İnsanlar avuçlarının içine bakacaklar, Hz. Mehdi (as)'ı görecekler" diyor. Şimdi yaptılar. Ipodlar var; telefonlar var. Adam avucunun içe baktı mı karşısındaki insanı görüyor. Bu gerçekleşmiş oldu. Kastedilen bu, inşaAllah. (Sayın Adnan Oktar'ın 14 Kasım 2010 tarihli röportajından)

"İslam'da Şiddet" İddiası, Deccaliyetin ve Ona Uyan Bağnazların Uydurmasıdır

Kuran'a göre İslam'da şiddetin, terörün, intihar saldırılarının hiçbir şekilde yeri yoktur. Kuran'a göre savaş, yalnızca can, mal, ırz güvenliği tehlikeye düştüğünde savunma amacıyla yapılabilir. Böyle bir durumda dahi Müslümanlar asla ileri gitmemekle, esir almaları durumunda esirlere adaletli davranmakla, hatta kendileri açken bile esirlere öncelikli yemek vermekle, onları affedip salıvermekle, bir an önce barışı sağlamakla, mazlumları ve sivilleri korumakla yükümlüdürler. Nitekim Peygamberimiz (sav)'in hayatı incelendiğinde İslam'ın bu konuda nasıl bir tavrı gerekli kıldığı açıkça görülmektedir.

Müslümanlar savunma maksatlı savaşmışlardır

Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabeler, Mekke'de yaşadıkları 13 yıl boyunca Mekkeli müşriklerin akıl almaz işkencelerine, saldırılarına, iftiralarına maruz kalmış, evlerinden zorla çıkarılmış, ölümle tehdit edilmişlerdir. Yapılan bunca saldırı ve baskıya rağmen asla şiddete başvurmamışlardır.

Mekke'deki baskıların çok artmasının ardından Medine'ye hicret etmiş, Medine döneminde de aynı saldırılara maruz kaldıklarından ve açıkça can güvenlikleri tehlikeye düştüğünden, sadece kendilerini savunmak amacıyla mecburi savaşlara katılmışlardır. Örneğin, Bedir savaşı, Mekkeli müşriklerin ordularını toplayıp Müslümanları şehit etmek amacıyla atakta bulunmaları üzerine çıkmıştır.

Hendek savaşı da Müslümanların, kendilerini korumak için şehrin etrafına hendekler kazdıkları, tamamen bir savunma savaşıdır. Kısaca geçmişteki savaşlar, putperestlerin doğrudan azgınca saldırıda bulunmaları sonucunda mecburiyetten kaynaklanan savunma savaşlarıdır. Hiçbiri saldırı savaşı değildir. Bu dönemde Peygamberimiz (sav)'e indirilen savunma ile ilgili özel hükümler de yalnızca bu savaşlardaki özel duruma has olarak indirilmiş ayetlerdir.

Hz. Muhammed (sav) de Hz. İsa (as) gibi sevgi, şefkat ve merhamet insanıdır

Bazı Hristiyanlar, her ikisi de bizim için çok değerli olan Peygamberlerimizi kendilerince -cahilce bir tutumla- karşılaştırma yoluna gitmektedirler. Hz. İsa (as)'ın bir sevgi insanı olduğu, fakat Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in savaş yanlısı bir tutum izlediği yönünde yakışıksız çıkarımlar yapmaktadırlar. Bu, Hz. Muhammed (sav)'in de Hz. İsa (as)'ın da Allah'a teslim olmuş, vahiy ile hareket eden mübarek elçiler olduğunu gözardı eden cahil ve ön yargılı birtakım Hristiyanlar tarafından ortaya atılmış bir iftiradır.

Bu iki mübarek insan da, Allah'ın sevgilileri, dostları olduklarından elbette her ikisi de sevgi, şefkat ve merhamet insanıdır. Bunun aksi mümkün değildir.

Peygamberimiz (sav)'in 23 yıllık bir peygamberlik dönemi olmuştur. Putperestlerin doğrudan saldırılarının olduğu oldukça çetin dönemleri de alan bu 23 yıllık dönem içinde Peygamberimiz (sav), Müslümanların canlarına kast eden ve Müslümanların tüm barış yanlısı tutumlarına rağmen kesintisiz bir şekilde devam eden saldırılar karşısında iman edenleri korumak için savunma maksatlı savaşlar yapmıştır. Ve tüm bu savaşlar sırasında Allah'ın vahyiyle hareket etmiş, Allah'ın vahyiyle kararlar vermiştir. Eğer Müslümanları korumayı hedefleyen savaş yükümlülüğü Allah'tan gelen bir vahiy ile Hz. İsa (as)'a bildirilmiş olsaydı, o da tıpkı Peygamberimiz (sav) gibi bu ibadeti teslimiyetle yerine getirecekti. Fakat Hz. İsa (as), 3 yıl süren peygamberlik dönemi boyunca putperestlerin bu tarzda bir saldırısıyla karşılaşmamıştır. Dolayısıyla savaş ve savunma ile ilgili bu ayetlerin indirilmesine gerek olmamıştır.

Savaşın, Peygamberimiz (sav)'in ve Müslümanların hoşuna gitmediği halde farz kılındığı, Kuran ayeti ile bildirilmiştir.

Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

İslam'da savunma savaşında dahi aşırı gidilmemesi, affedici olunması emredilir

Allah'ın Kuran'da bize tarif ettiği iman derinliğini görüp anlayabilen bir insan, Müslüman için asıl olanın hep affetmek olduğunu da rahatlıkla kavrayabilir. Örneğin Kuran'da Allah, savaş durumunda aşırı gitmemeyi, savaş halindeki bir topluluk savaşı durdurduğu takdirde Müslümanların da durması gerektiğini haber verir:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190)

Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara Suresi, 192)

Müslümanların savaşa girebilmeleri için, karşı taraftan bir saldırı gelmesi şarttır. Savaş; uyarılara rağmen hiçbir şekilde sözden anlamayan, saldırgan, zalim bir topluluğun zulmünden korunmak amaçlı başvurulan bir mecburiyettir. Böyle bir durumda da, Müslümanlar, aşırı gitmemekle yükümlüdürler; yani sadece kendilerini savunmalıdırlar. Yukarıdaki ayette Rabbimizin bildirdiği gibi, saldıran tarafın savaşa son vermesi durumunda Müslümanların da durmaları öğütlenmektedir. Ayrıca İslam'a göre savaş sırasında kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve sakatlara itina gösterilmesi, onların korunması, onların zarar görmemesi için olağanüstü önlemler alınması çok önemlidir.

İslam'da haksız yere cana kastetmek haramdır

Yine Kuran'da, cana kastetmenin haram olduğu açıkça belirtilmiştir:

"Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide Suresi, 32)

Ve onlar, Allah ile beraber başka bir İlah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır. (Furkan Suresi, 68)

Ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi, bir Müslümanın bir fesada ya da bir başka nefse karşılık olmaksızın, haksız yere cana kastetmesi Kuran'da haram kılınmıştır. Maide Suresi'nde Allah, gönderdiği elçilerin bu haramı insanlara tebliğ etmelerine rağmen, bir çoğunun haddi aşanlardan olduğunu bildirmektedir. Yani Kuran ile hüküm belirlenmiş olmasına rağmen, Kuran'ı yeterli bulmayarak ölçüyü taşıracak, haksız yere zulüm ve kan dökülmesi peşinde olacak bir topluluktan bahsedilmektedir. İşte bu topluluk, İslam adına ortaya çıkan fakat deccaliyetin etkisi altında olan bir takım bağnaz kimselerdir.

Yine Kuran'da savaşta esir alınan kişilerin, affedilmeleri ve salıverilmeleri öğütlenmiştir. Allah, cinayet işlenmesi durumunda bile, öldürülen kişinin yakınları tarafından suçlunun affedilmesinin daha hayırlı olacağını Kuran'da bildirmiştir. Müslümanın Kuran'a göre yükümlülüğü, hep Allah rızası için en hayırlısını seçmektir. Cinayette dahi Allah, affetmeyi hayırlı gördüğüne göre, Müslümanın asıl yerine getirmesi gereken hüküm budur. İslam, şefkat, merhamet, sevgi, barış, adalet ve huzur dinidir. İslam'ı Kuran'da tarif edilen şeklinden daha farklı göstermeye çalışanların bu tutumlarından ivedilikle vazgeçmeleri gerekmektedir.

2. BÖLÜM
Kadın Düşmanlığı İslam'ın Değil, Darwinistlerin ve Yobazların Özelliğidir

Kadın düşmanlığı ve kadını ikinci sınıf vatandaş gibi görme yanılgısı, Darwinistlerin, faşistlerin, komünistlerin ve bağnazların ortak özelliğidir. Bağnazlar hurafeler içinde yaşadıklarından, Darwinistler de kadınları sözde az gelişmiş bir hayvan türü olarak gördüklerinden kadınlara değer vermez, hatta nefret ederler. Ancak bunların hepsi elbette ki şeytanın sevkiyle ortaya çıkan, insanlık dışı düşüncelerdir.

Müslüman topluluklarda olduğu kadar, Hristiyanlar ve Museviler için de bağnazlığın büyük bir tehlike olduğundan bahsetmiştik. Hristiyanlardan da, Musevilerden de kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görüp, kadına yönelik nefretini her fırsatta belli eden pek çok bağnaz bulunmaktadır. Ancak, nasıl ki bazı Hristiyanların ya da bazı Musevilerin bu hatalı bakış açıları bütün olarak Hristiyanlığa veya Museviliğe mal edilemezse, birtakım Müslümanların sahip oldukları aynı hatalı bakış açısı da İslam'a maledilemez. İslam dininde kadın ile erkek eşittir. Hatta Kuran'da kadın çok daha üstün tutulmuştur, korunmuştur. Allah Kuran ayetlerinde insanlar arasındaki tek ölçünün takva olduğunu bildirir. İslam kadını övüp yüceltir. Dolayısıyla kadını küçük gören bir üslubun İslam dininde bulunduğunu iddia edenler çok büyük bir hataya düşmektedirler.

İslam dininin kadını sözde ikinci sınıf bir insan olarak kabul ettiği yönündeki çarpık bakış açısı, kitabın başından bu yana üzerinde durduğumuz deccali odakların, İslam karşıtlığını yaygınlaştırabilmek için seçtikleri en hassas konulardan, başvurdukları en temel yöntemlerden biridir. Söz konusu çevreler, hiçbir temeli ve doğruluğu olmayan bu yanlış bakış açısını dünya çapında yaygınlaştırabilmek ve İslam ile ilgili olumsuz bir anlayış yerleştirmek için de bağnazları kullanırlar.

Peygamber Efendimiz (sav)'in kadınlara olan şefkatli, merhametli yaklaşımından, Kuran ayetlerinde kadınlara verilen tüm haklardan, kadınlara yönelik gösterilmesi gerektiği bildirilen güzel ahlaktan uzak olan bu kişiler, kendi uydurdukları hurafelerle gerçekten de kadınlara zulmü, adaletsizliği, haksızlığı, merhametsizliği, hatta adeta insan yerine koymamayı kendilerince dinimizin emri gibi göstermeye çalışmışlardır. Onları cahilce izleyen kitleler de asırlardır devam eden bu uygulamaları devam ettirmiş ve bu kirli inanç bazı Müslüman topluluklarda zemin bulmuştur. Söz konusu bağnazların hurafelerini dayandırdıkları kaynak ise kadın karşıtlığını savunan uydurma hadislerdir.

Peygamberimiz (sav)'in hadislerinden örneklerle İslam'da kadına verilen değer

ADNAN OKTAR: Peygamberimiz (s.a.v) diyor ki; "Kadınları sevmek Peygamberlerin ahlakındandır." Kuleyni, Kâfi ve birçok yerde var. Yine Resulullah (s.a.v)'den hadis: "Kadınlara karşı sevgisi çoğalmadığı sürece bir kimsenin, imanının artacağını düşünmüyorum." Kadın sevgisi imanla bağlantılı, inşaAllah.

Resulullah (s.a.v)'den yine hadis: "Benim göz aydınlığım namazda, haz kaynağım da kadınlarda karar kılındı." Allah tarafından, bir nimet olarak. Yine Resulullah (s.a.v)'den hadis: "Kulun kadınlara karşı sevgisi çoğaldıkça, fazilet bakımından da imanı da artar." "Kişinin kenz (elinde tutacağı, muhafaza edeceği hazine, servet) edeceği şeyin en hayırlısını söyleyeyim mi? Saliha kadındır" diyor Peygamberimiz (s.a.v).

Ömer bin el-Hattab şöyle demiştir: "Vallahi biz cahiliyede (cahiliye devrinde) kadınlara değer vermezdik." Şimdi nasıl küfürde kadına değer vermiyorlar, aynısı o devirde de var. "Allah onlarla ilgili ayetler gönderdikten ve onlara bazı hakları verdikten sonra biz de kadınlara değer vermeye başladık ve onları sevdik" diyor. (Adnan Oktar'ın 7 Ekim 2012 tarihli A9 TV röportajından)

Ahir zamanda kadınlara gereken değer verilecek

ADNAN OKTAR: ...Kadınlara karşı sevgi ahir zamanın özelliği olacak. Mehdi (a.s.) devrinde, kadınlar sevilecek, kadınlar özgür olacak. Peygamberimiz (s.a.v.) onunla ilgili özel hadisler söylemiş. Mesela, kadınların tek başına uzun mesafelerde seyahat edeceklerini söylüyor veya arkadaşlarıyla beraber uzun mesafelerde seyahat edeceklerini söylüyor Peygamberimiz (s.a.v.).

Şu an gidemiyor kadınlar. Bakın Meclis'te de çok az kadın var. Bu çok anormal bir durumdur.En az yarısının kadın olması lazım Meclis'in, kilit noktaların da en az yarısının kadın olması lazım.

Kadın Başbakan da olur, Cumhurbaşkanı da olur, Meclis başkanı da olur. Çok güzel varlıklardır kadınlar, her yerde onların nezih görünümünü, o güzel sıcak görünümlerini biz görelim. Allah'ın Rahman ve Rahim isminin tecellisidir kadınlar. Allah'ın Latif ve Nur isimlerinin tecellileridir. … (Sayın AdnanOktar'ın Kocaeli TV ve Aba TV, 27 Kasım 2010 röportajından)

Kuran'da kadının hukuku hep öndedir ve kadın övülmüştür

İslam'da kadının yerini anlamak için öncelikle Kuran ayetlerine ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarına bakmak gerekir.

Kadın, Kuran'a göre çok mübarek ve övülen bir varlıktır. Kadınlar sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz tarafından çok büyük bir nimet, kalplere hitap eden bir süs ve güzellik olarak yaratıldıkları gibi, İslam adına materyalizmle, Darwinizm'le, komünizmle ve bunun gibi tüm dinsiz akımlarla ilmi mücadelenin de önemli bir parçasıdırlar. Kuran ayetlerine bakıldığında kadınların hukukunun erkeğe kıyasla daima ön planda tutulduğu görülür. Kadın, Kuran ayetlerinde sürekli olarak korunmakta, hakları gözetilmekte, maddi ve manevi mağduriyet yaşamayacağı haklarla desteklenmektedir. Zor yükümlülüklerin daha ziyade erkeklere verilmiş olmasının hikmeti budur. Allah kadını, güzel bir tecelli, namus ve temizlik sembolü, şefkat ve sevgi kaynağı olarak yaratmıştır. Kadın, dünyaya sıcaklığı, sevgiyi, en güzel dostluğu öğreten öğretmendir. Allah'ın bir süs olarak yarattığı, övdüğü, koruduğu güzel bir nimettir.

Müslümanlıkta kadın sultandır. İslam'da erkeğe bir kısım fiziksel sorumlulukların yüklenmiş olması bu sebepledir. Kadın, ev içinde veya dışında çalışmak, para kazanmak zorunda değildir. Elbette isterse çalışabilir, fakat zorda kalmaması, güçlük çekmemesi için erkek kadının bakımı ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye mecburdur. Dolayısıyla bir erkek hanımını tarlada, fabrikada veya herhangi başka bir yerde çalışmaya zorlayamaz. Tam tersine onun en güzel şekilde rahat etmesi, ona zarar gelmemesi, korunup kollanması erkeğin sorumluluğuna bırakılmıştır.

Kadın-erkek eşitliği konusunda İslam'a yönelik eleştiriler getirmeye kalkan kişiler, Kuran'ın kadınlara verdiği bu üstün değerin farkında dahi değildirler. Onlar, kadın-erkek eşitliği üzerine yaygaralar yapar ve İslam'a yönelik suçlamalarda bulunurlarken, önyargılı bir bakış açısına sahip oldukları ve Kuran ayetlerinde tarif edilen gerçek İslam ahlakından habersiz oldukları için, Kuran'a göre kadının erkekten çok daha üstün tutulmuş olduğunu bilmezler.

Kuran'ın indirilişi ile o dönemin cahiliye toplumlarında kadınlara olan çarpık bakış açısı ortadan kaldırılmış, kadına toplum içinde saygın bir yer kazandırılmıştır. Peygamberimiz (sav), kadınlara her zaman çok büyük değer vermiş, Rabbimiz'in alemlere rahmet olarak indirdiği Kuran ayetleri vesilesiyle kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmelerine asla izin vermemiştir. Peygamberimiz (sav) aynı zamanda kadınları Allah'tan bir nimet olarak görüp onlara derin sevgi, merhamet, şefkat ve saygı beslemiştir. Peygamberimiz (sav)'in kadınlara duyduğu bu derin duyguları şu hikmetli sözleri çok güzel ifade etmektedir:

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: güzel koku, saliha kadın, gözümün nuru olan namaz. [Nesâî, İşretu'n-Nisâ 1, (7, 61).]

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'den rivayet edilen sahih hadislerde, İslam dininde kadınlara verilen gerçek değer tüm açıklığıyla görülmektedir. Bu hadislerden bazıları şöyledir:

Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür... (İ. Asakir)

"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en iyi davrananlardır." (İ. Asakir )

Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü Teâlâ'nın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin! [Müslim]

Hanımı ile iyi geçinip şakalaşanı Allahü Teâlâ sever, rızklarını artırır. [İ. Lâl]

En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir. [Tirmizi]

En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim. [Nesai]

Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır. [R. Nasıhin]

Hanımını döven, Allah'a ve Resûlüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum. [R. Nasıhin]

Kuran'ı okuyan bir insan, ayetlerde kadının aklına, ince düşünme ve detayları görme yeteneğine dair çeşitli işaretler olduğunu hemen fark eder. Örneğin Kuran'da Sebe Melikesi Belkıs'dan bahsedilmektedir. Belkıs, dönemin devlet başkanıdır. Allah Kuran'da kadının, devlet başkanı olabileceğine ve devlet idarelerini üstlenebileceğine işaret etmektedir.

Allah'a karşı gelen, münafıklık yapan, kötü ahlak gösteren kadınlar "kadın" oldukları için değil, Allah'a karşı isyankar oldukları ve zulmettikleri için yerilmektedirler. Bu konuda hüküm kadın için de erkek için de aynıdır. Bu konudaki hüküm her dinde aynıdır. Devleti yıkmaya kalkan anarşist kadınlar hapse atıldığı için o devlete "kadın düşmanı" denemeyeceği gibi, münafık ve müşrik kadınların varlığından dolayı aynı suçlama bir dine yönelik de getirilemez.

İslam'da erkekler kadınların hakimi değil, gözetip kollayıcısıdırlar

Günümüzde birtakım çevreler, özellikle de bazı Hristiyanlar, İslam kaynaklarında "erkeğin kadına egemenliğinin" tarif edildiğini iddia eder ve bazı bağnazların kadınlara yönelik hatalı uygulamalarını da bu mantıklarıyla özdeşleştirirler. Bu hatalı mantıklarına kendilerince delil olarak gösterdikleri ayet şu şekildedir:

Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde 'sorumlu gözeticidir'... (Nisa Suresi, 34)

Bu ayette geçen "kavvam" kelimesinin Arapça'daki manası "koruyucu, kollayıcı, gözetici" demektir. Dolayısıyla ayetteki açıklama, yukarıda yaptığımız izahlarla tam olarak örtüşmektedir. Allah erkeği zorluklara ve sıkıntılara karşı kadını korumakla, kollamakla ve gözetmekle görevlendirmiştir. Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi kadının aczinden veya korunmaya muhtaç bir varlık olmasından değil, değerli bir nimet olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanların bazılarının bazılarına üstün kılınması ifadesiyle de erkek ve kadının yaratılış farklılığına vurgu yapılmış olduğu açıktır. Kadın ve erkek elbette ki fiziksel anlamda birbirlerinden farklı yapılara sahiptirler. Ancak kadının fiziksel olarak, erkeğe oranla daha naif olması, onun toplum içerisinde erkekten daha az değer görmesi için bir sebep değildir. Elbette güç ve kuvvet bakımından üstün özelliklere sahip kadınlar vardır. Fakat genel olarak erkeklerin zor ve ağır görevleri üstlenecek fiziki bir üstünlüğe sahip oldukları açıktır. Ancak yaratılıştaki bu fiziksel farklılık hiçbir şekilde ahlaki, akli veya manevi bir üstünlüğün işareti değildir, tam tersine erkeğin koruyuculuk vasfını yerine getirmesi için gereklidir.

Kuran'da erkeğin kadının yöneticisi olduğuna dair hiçbir hüküm yoktur. Kuran'a göre ne erkek kadına ne de kadın erkeğe egemenlik kuramaz. Her ikisi de birbirini tamamlamak üzere Allah'a karşı eşit hak ve sorumluluklarla yaratılmıştır. Kadının erkek tarafından "korunuyor ve gözetiliyor" olması, Allah'ın kadına verdiği üstün değerdendir.

Üstünlük takvaya göredir, cinsiyete göre değil

Allah Kuran ayetleriyle, kadınlara bir güzellik ve nimet olarak, onları koruma altına almış, fakat bununla birlikte İslam'a hizmet anlamında Müslüman erkek ile Müslüman kadını eşit tutmuştur. Her ikisi de Allah'a ibadet etmekle, Kuran ahlakını yaşamakla, insanlara iyiliği emredip kötülüğü engellemekle ve Kuran'da bildirilen tüm emir ve tavsiyelere uymakla yükümlüdürler. Allah Kuran'ın "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29) ayetinde, Allah'tan korkup sakınan her insana, 'doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış' vereceğini vadetmiştir. Kişinin kadın ya da erkek olması bu sonucu değiştirmemektedir. Samimiyetine, ihlasına ve imanına karşılık, Allah bir insana hayatın her alanında kendisini doğru yola ulaştıracak, doğru kararlar almasını ve isabetli tavırlarda bulunmasını sağlayacak bir akıl vermektedir. Dolayısıyla akıl, kişinin cinsiyetine göre değil, tümüyle Allah'a olan samimi bağlılığına, yakınlığına ve korkusuna göre gelişmektedir.

Allah adına dinsiz akımlara karşı ilmi mücadele veren erkek ve kadın Müslümanlar arasında ise üstünlüğün tek ölçüsü takvadır. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurur:

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)

Bu ayet, yukarıda tarifini yaptığımız bağnazlara da en güzel cevabı vermektedir. Kendilerince Kuran'ı delil göstererek erkekleri kadınlardan üstün görenler yalan söylemektedirler. Uydurdukları hurafelerle insanları kandırmaya çalışmaktadırlar. Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatını incelemek bağnazların kadına bakış açılarının gerçek İslam dini ile hiçbir ilgisinin olmadığını anlamak için yeterlidir.

Yüce Allah pek çok ayetinde "mümin erkekler ve mümin kadınlar"dan bahseder. Kuran'da kadın ve erkek ayrı tutulmamıştır. Allah müminlerden bahsederken onların erkek veya kadın olmalarına değil, salih amellerde bulunan kişiler olmalarına dikkati çekmektedir. Kuran'da yapılan üstünlük ayrımı kadın ve erkek arasında değil, salih amellerde bulunan müminler ile müşrik ve münafıklar arasındadır. İmanın kendisine kazandırdığı akıl ile hareket eden her insan, kadın olsun erkek olsun, hayata dair her konuda başarı elde edebilir, pek çok insana göre öne de geçebilir. Bu tümüyle kişinin, isteğine, şevkine ve azmine bağlıdır. İman edenler İslam ahlakının bir gereği olarak, kendilerini hiçbir zaman hiçbir konuda yeterli görmezler. Daima daha akıllı, daha yetenekli, daha sorumluluk sahibi, daha kişilikli, daha güzel ahlaklı insanlar olabilmek için çaba harcarlar.

Yüce Allah, Müslümanlar arasında erkek veya kadın ayrımı olmadığını, aralarındaki üstünlüğün yalnızca imana, samimiyete, ihlasa, Allah korkusuna yani takvaya göre belirlendiğini ayetlerinde haber vermiştir:

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 71-72)

Şüphesiz, Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 35)

Ayette açıkça görülebileceği gibi kadın da erkek de Allah'a karşı eşit sorumluluktadır. Kadın ve erkek arasındaki eşitlik, Allah'ın kadına ve erkeğe dünya hayatındaki imtihan sürecinde eşit haklar tanımasından da anlaşılmaktadır.

"Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye." (Kehf Suresi, 7) ve "Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35) ayetleriyle Allah, kimlerin daha güzel davranışlarda bulunacağının ortaya çıkması için, kadını da erkeği de denemekte olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah "Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155) şeklinde bildirerek, hayatlarının sonuna kadar kadını da erkeği de çeşitli olaylarla deneyeceğini, tüm bunlara sabır gösterebilenlere ise rahmetiyle karşılık vereceğini müjdelemiştir.

Allah kadına da erkeğe de bir ömür süreci belirlemiş, her ikisini de Kuran'dan sorumlu tutmuş, her ikisine de hayatlarının her anında kendilerine doğruyu ilham edecek bir vicdan vermiş, nefsi ve şeytanı her ikisine düşman kılmıştır. Dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak, kadın ya da erkek olsun her kim güzel ahlak gösterip salih amellerde bulunursa, Allah o kişilerin dünyada ve ahirette en güzel karşılığı bulacaklarını bildirmiştir:

Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır. (Nisa Suresi, 124)

Kuran'da kadının hakları daima korunmuştur

Allah'ın insanlar arasında huzur ve adaleti sağlaması için bildirdiği Kuran ahlakı ile, kadının gerek toplumsal yaşantısındaki gerekse aile hayatı içerisindeki tüm hakları koruma altına alınmıştır. Kuşkusuz bu, kadınlar için de çok büyük bir rahmet, büyük bir kolaylık ve nimettir. Allah'ın bildirdiği ahlaka göre hareket edildiğinde, kadınlar zorda kalmayacak, gelecekleri ve rahatları güvence altına alınacaktır.

İlerleyen satırlarda Allah'ın Kuran ayetleri ile bildirdiği, kadını ve sahip olduğu sosyal hakları güvence altına alan ayetlerden bazılarına değinecek ve İslam ahlakında kadına ne kadar değer verildiğini ve nasıl bir ihtimam gösterildiğini ortaya koyacağız.

Boşanma durumunda kadınların gönüllerinin alınması ve hoşnut bırakılmaları

Boşanma, nefislerinin istediği yönde yaşayan kimi insanlar için, karşı taraf ile olan tüm çıkar ilişkilerini sona erdirmeleri anlamına gelir. Bu gibi kimseler çıkar ilişkisinin bittiği yerde, karşı tarafa artık ihtimam ve ilgi göstermeleri için bir gerekçe kalmadığına inanırlar. Çoğu zaman, ayrıldıkları insanlara karşı olan tüm sevgi ve saygı hislerini de yitirdikleri için sadece kendi menfaatlerini koruma altına alacak şekilde hareket eder, karşı tarafın içinde bulunduğu durumu, zorluk ve sıkıntıları, ihtiyaç içerisinde oldukları konuları görmezlikten gelebilirler. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran'da, boşanma sonrasında kadınlara şefkat ve merhametle, güzel ahlakla davranılması gerektiğini şöyle tarif etmiştir:

Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın..." (Bakara Suresi, 231)

Ey iman edenler, mü'min kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin. (Ahzab Suresi, 49)

Boşanma sırasında ve sonrasında erkeğin kadına göstermesi gereken nezaket, saygı, itina, merhamet ve koruyuculuk Kuran'ın emridir. Böylesine bir ahlak yalnızca Kuran ile yaşanır. Açıktır ki kadına en büyük önem İslam'da verilmektedir. Bunu görmek için hurafecilerin aldatmalarına değil, Kuran ayetlerine ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarına başvurmak gerekmektedir.

Boşandıktan sonra kadınların maddi güvence altına alınmaları

İslam'da boşanmanın ardından kadının maddi anlamda geleceğinin güvence altına alınması emredilmiştir. Boşanan bir kadının başıboş, korumasız, maddi olarak dayanaksız bırakılması Kuran'da yasaklanmaktadır. Eğer bir kişi gerçekten Kuran'a uyan salih bir müminse, Allah'ın Kuran'da belirttiği bu hükümlere de tam olarak uymak zorundadır. Zaten böyle bir insan, bunu Allah sevgisi ile titizlikle ve isteyerek yapar.

Kuran'da boşanmış bir kadının maddi güvence altına alınmasını şart koşan ayetler şu şekildedir:

(Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır. (Bakara Suresi, 241)

... Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. (Bakara Suresi, 236)

Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)

Ayetlerde görüldüğü gibi zengin bir kişi de imkanları kısıtlı olan bir kişi de boşandığı kadını korumakla sorumlu tutulmuştur. Hayatı boyunca o kişiyi bir daha hiç görmeyecek, maddi ve manevi hiçbir çıkar elde etmeyecek de olsa boşandığı eşini maddi anlamda koruma altına almakla ve ona nezaketle davranmakla yükümlüdür. Yüce Allah bunun da mutlaka gönülden, severek ve isteyerek yapılmasının gerekliliğini ayetlerinde belirtmiştir:

"Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin." (Nisa Suresi, 4)

Kadınlara verilen malların boşandıktan sonra geri alınmaması

Yüce Rabbimiz ayetlerinde, boşanma durumunda erkeğin evli olduğu süre boyunca eşine vermiş olduğu hiçbir şeyi geri almaması gerektiğini bildirmiştir:

"Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı." (Nisa Suresi, 20-21)

... Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir... (Bakara Suresi, 229)

Allah ayetlerde erkeğe evlilik ile kadına bir söz ve güvence verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Bu söz nedeniyle de kadına 'yüklerle mal ve para' verilmiş olsa da, yine de bunları geri alma yönünde bir talep içerisinde olunmamasını bildirmiştir. İman eden, Allah'tan korkan ve her işi Allah'ın rızasını kazanabilme umuduyla yapan bir insan, sözün Allah'a karşı verilmiş olduğunu bilir. Bundan dolayı bu konudaki sorumluluğunu en güzel şekilde yerine getirir. Bu, şu an neredeyse dünyanın hiçbir yerinde uygulanamayan çok üstün bir ahlaktır. İşte Kuran'ın derinliğini, sevgi ve şefkat anlayışını kavrayamayan bağnazların ve onları İslam'ın gerçek temsilcileri olarak görme yanılgısına kapılanların en büyük yanılgılarından biri budur. Hak ettiği değer kadına yalnızca Kuran'da verilmektedir.

Bazı Hristiyanlar bu emirlerin neden şu anda İslam ülkelerinde uygulanmadığını dile getirmekte ve bu konuya şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Bunun nedeni elbette ki, şu an İslam ülkelerinde gerçek Kuran ahlakının yaşanmıyor olması, birçok ülkede bağnazların kendi uydurdukları hurafelelerin hakim konumda olmasıdır. Yoksa tam olarak Kuran'a göre hareket eden bir Müslüman, Allah'ın bu emirlerini gönül huzuru ve mutluluk içinde yerine getirir.

Boşandıktan sonra kadınların barınmalarının sağlanması

Kuran ayetlerine göre erkek, boşanmanın sonrasında bile kadının güvenliğini ve rahatını sağlamakla sorumlu tutulmuştur. O ana kadar, maddi manevi her türlü ihtiyacını eşinin ya da evlilik ortamının sağladığı imkanlar ile karşılayan kadın, boşanmayla birlikte pek çok açıdan zorluk içerisinde kalabilir. Mümin ahlakı böyle bir durumda kişinin olabildiğince anlayışlı olmasını ve karşı tarafın ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları gibi tüm detaylarıyla düşünüp yardımcı olmaya çalışmasını gerektirir. İşte bu yüzden özellikle boşanma gibi kadının mağdur kalabileceği durumlar için özel olarak Rabbimiz alınması gereken tedbirleri, yapılması gerekenleri, gösterilmesi gereken güzel ahlak özelliklerini ayetleriyle belirtmiştir. Yüce Allah, boşanmanın sonrasında kadının zor durumda kalmaması ve yeterli korumanın sağlanabilmesi için erkeğe, onu yakında tutmasını öğütlemektedir. Hatta bunun bir tehlike anında göz kulak olabileceği şekilde olması gerektiği ayette bildirilmektedir. Boşanma sonrasında kendisine kalabileceği uygun bir yer bulana kadar bu konuda kadına imkan sağlanması, ona herhangi bir şekilde zarar gelmesine izin verilmemesi, mümin için, vicdani açıdan önemli bir sorumluluktur:

"(Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara 'darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla' zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam'a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası emzirebilir." (Talak Suresi, 6)

Burada konunun önemi açısından tekrar belirtilmesi gerekmektedir: Ayetlerde belirtilen bu koruma tedbirleri elbette ki kadının kendine bakmaktan aciz olduğu anlamına gelmemektedir. Bu, bir kısım önyargılı kişilerin İslam dinine saldırmak amacıyla ortaya attıkları hezeyanlardandır. Ayetlerde üstün bir ahlaktan bahsedilmektedir. Burada, söz konusu olan nezaketli bir ahlak, üstün tutma ve değer vermedir. Kadına sahip çıkmak, çok saygın ve değerli bir varlık olduğunu ona hissettirmektir. Allah'ın kadına verdiği önemi ve koruyuculuğu fiili olarak göstermektir.

Kadınlara zorla mirasçı olunmaması

Kuran'da kadının korunması ile ilgili yükümlülüklerden bir tanesi, kadınlara zorla mirasçı olunmamasıdır. Allah ayetinde şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan 'çirkin bir hayasızlık' yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin..." (Nisa Suresi, 19)

Allah bu ayetle de kadına baskı yapılmasını ve maddi açıdan onu zor duruma düşürecek bir uygulamayı men etmiştir.

Anneye verilen değer

Annelik makamı, Kuran'da övülmüştür. Anne-babaya saygı, onlara iyilikle davranma, onları her zaman olduğu gibi yaşlılıklarında da koruyup kollama Kuran'da özellikle salih müminlerin üzerine yükletilmiş sorumluluklardır ve bu konuyla ilgili çok fazla ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik... (Ankebut Suresi, 8)

Kuran'da anne-babaya hürmet ve iyilik Müslümanlara tavsiye edilmiştir. Fakat anneye verilmiş olan özel bir değer vardır. Allah ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana'dır." (Lokman Suresi, 14)

Biz insana, 'anne ve babasına' iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım." (Ahkaf Suresi, 15)

Gerçekten de her anne, çocuğunu dünyaya getirebilmek için aylar boyunca büyük fedakarlıklara katlanmaktadır. Allah'ın ayette bildirdiği gibi, zorluk üstüne zorlukla bebeğini karnında taşımakta ve ardından da onu güçlük içerisinde dünyaya getirmektedir. Ve sonra yine büyük bir özveride bulunarak çocuğunun her açıdan rahat etmesini ve korunmasını da üstlenmektedir. Üstelik bunları yaparken hiçbir karşılık beklememekte hatta kendi ihtiyaçlarını da ikinci plana almaktadır. Allah bu gerçekleri bize hatırlatmakta ve annelerimizin çok değerli varlıklar olduğuna dikkat çekmektedir.

Kuran'da kadına verilen değer ve önem bu kadar kesin hükümlerle açıklanmışken, kadın her yönden korunurken bir kısım Hristiyanlar kendilerince İslam'da kadının hor görüldüğünü iddia ederek, Kuran Müslümanlarına karşı hurafecileri delil getirerek eleştiri getirmeye kalkmaktadırlar. Bu kişilerin yapması gereken ayetleri dikkatlice okumak ve tarafsız olarak düşünmektir. Ayrıca bu kişilerin Tevrat ve İncil'de yer alan kadınlara yönelik bazı ifadeleri dikkate almaksızın Kuran'a eleştiri getirmeye çalışmakta ısrarcı olmaları da çok şaşırtıcıdır.

Tevrat ve İncil'deki Kadınlara Yönelik Çarpık İzahlara Örnekler

İslam dininin kadına bakış açısı ile ilgili yanlış bilinenler, özellikle son dönemlerde bazı Hristiyan gruplar tarafından sıkça dile getirilmektedir. Oysa, yukarıda detaylı olarak anlattığımız gibi, Kuran'ın kadınlara yönelik bakış açısı sevgi, şefkat, merhamet ve adalet temeli üzerine kuruludur.

İslam'a bu eleştirileri getiren bazı Hristiyan gruplarının bu konuda neden Tevrat ve İncil'de bulunan bazı ifadelere hiç değinmedikleri şüphe konusudur. Tevrat ve İncil'e baktığımızda, kadınlara yönelik oldukça vahim ifadelerin var olduğunu görürüz.

Örneğin, Hristiyanların da Kutsal Yasa saydıkları, sorumlu olduklarını düşündükleri ve kendi kitapları olarak kabul ettikleri Tevrat'ta zina eden bir kadının cezası taşlanarak öldürülmektir. Bir kısım İslam ülkelerinin uygulamalarının aksine taşlayarak adam öldürme Kuran'da hiçbir yerde yoktur. Ama Tevrat'ta vardır. Konuyla ilgili pasajlar şöyledir:

Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail'den kötülüğü atacaksınız. (Yasanın Tekrarı 22:22)

Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı erden bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa, ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. (Yasanın Tekrarı 22:23)

Ancak bu sav doğruysa, kızın erden olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamazsa, kızı baba evinin kapısına çıkaracaklar. Kent halkı taşlayarak kızı öldürecek. (Yasanın Tekrarı 22:20)

Biri başka birinin karısıyla, yani komşusunun karısıyla zina ederse, hem kendisi, hem de zina ettiği kadın kesinlikle öldürülecektir. (Levilliler 20: 10)

Babasının karısıyla yatan, babasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de kesinlikle öldürülecektir. Ölümü hak etmişlerdir. (Levilliler 20: 11)

Bir adam geliniyle yatarsa, ikisi de kesinlikle öldürülecektir. Rezillik etmişler, ölümü hak etmişlerdir. (Levilliler 20: 12)

Bir adam hem bir kızla, hem de kızın annesiyle evlenirse, alçaklık etmiş olur. Aranızda böyle alçaklıklar olmasın diye üçü de yakılacaktır. (Levilliler 20: 14)

Kuran'da ise herhangi birine zina suçlamasında bulunan kişinin, o sırada olayı bizzat görmüş olan 4 şahit getirmesi mecburiyeti vardır. Ancak ve ancak o 4 şahit var olduğunda ve şahitler olay yerinde zinaya bizzat şahit olmaları durumunda bir insanın zina yaptığına dair kesin hüküm oluşur.

Hüküm oluştuktan sonra ceza ise yüz değnek vurulmasından ibarettir (Nur Suresi, 2-8). Açıktır ki buradaki ceza hükmü caydırıcı nitelikte verilmiştir. Çünkü bir kişiyi zina yaparken tam o anda alenen görecek 4 kişinin varlığı, uygulamada imkansızdır.

4 şahit getirilmediğinde ise bu suçlamanın tamamen ortadan kalktığı ayetlerde bildirilmektedir:

Bir koca karısına zina suçu attığında ve şahit getirmediğinde ise kadının Allah adına beş kere yemin etmesi onun üzerindeki bu suçlamayı tamamen kaldırır. (Nur Suresi, 8-9)

Tevrat'ta ise zinanın cezası "taşlanarak ölüm"dür. Üstelik şahit getirme mecburiyeti bulunmamaktadır. Cezanın infazı için bir söylenti dahi yeterlidir. Bir kısım Hrisiyanlar İslam'a bu konuda eleştiri getirmektedir, oysa Tevrat'taki bu hüküm hakkında hiçbir yorumda bulunmamaktadırlar. Böylesine ağır ve oldukça açık bir hüküm dilendiğinde tüm Musevilere ve Hristiyanlara maledilebilir. Bu konular Museviler ve Hristiyanlar hakkında çok garip fikirlerin oluşmasına yol açabilir. Fakat Müslümanlar, buradaki hükmün caydırmak amaçlı olduğuna, uygulamada gerçekleştirilmeyeceğine, zaman içinde değiştirildiğine hükmederler ve Musevi ve Hristiyanlara bakış açıları da buna uygun olur.

Buna bir başka örnek, kuşatılan şehirlerdeki esir kadınlarla ilgilidir. Kuran'da erkek olsun kadın olsun bütün esirler korumaya alınmış, savaş sonunda da salıverilmeleri emredilmiştir. Fakat Tevrat'a göre kuşatılan bir şehirdeki kadınlar ve çocuklar "düşman malıdırlar" ve "yağmalanabilirler":

Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. (Yasanın Tekrarı 20: 12-14)

Dahası kuşatılan bir şehirdeki kadınlar, hatta çocuklar, hatta bebekler dahi ÖLDÜRÜLMELİDİR:

"Bu kadınlar Balamın verdiği öğüde uyarak Peor olayında İsraillilerin RAB'be ihanet etmesine neden oldular. Bu yüzden RAB'bin topluluğu arasında ölümcül hastalık baş gösterdi. Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün. Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın. (Yasanın Tekrarı 20: 16-18)

Musa savaştan dönen ordu komutanlarına -binbaşılara, yüzbaşılara- öfkelendi. Onlara, "Bütün kadınları sağ mı bıraktınız?" diye çıkıştı... (Çölde Sayım 31: 14-15)

"Egemen RAB şöyle diyor: Onları dehşete düşürecek, mallarını yağmalayacak bir kalabalık salacağım üzerlerine. Onları taşa tutacak, kılıçlarıyla parçalayacaklar; oğullarını, kızlarını öldürecek, evlerini ateşe verecekler." (Hezekiel 23: 46-47)

Erkeklerle kadınları, gençlerle yaşlıları, delikanlılarla genç kızları, çobanla sürüsünü, çiftçiyle öküzlerini, calilerle yardımcılarını darmadağın edeceğim. (Yeremya, 51: 22-23)

Yakalananın bedeni delik deşik edilecek, ele geçen kılıçtan geçirilecek. Yavruları gözleri önünde parçalanacak, Evleri yağmalanacak, Kadınlarının ırzına geçilecek... Oklarıyla gençleri parçalayacak, bebeklere acımayacak, çocukları esirgemeyecekler. (Yeşeya 13: 15-18)

Öbürlerine, "Kent boyunca onu izleyin ve kimseye acımadan, kimseyi esirgemeden öldürün" dediğini duydum. "Yaşlıyı, genci, genç kızı, kadını, çocukları öldürün..." (Hezekiel, 13: 5-6)

Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür. (1 Samuel, 15: 3)

Heşbon Kralı Sihon'a yaptığımız gibi hepsini yok ettik. Her kenti, kadın, erkek ve çocuklarla birlikte, tümüyle yok ettik. (Yasanın Tekrarı, 3: 6)

Tanrımız RAB onu elimize teslim etti. Onu, oğullarını ve bütün halkını yok ettik. Bütün kentlerini ele geçirdik, hepsini yok ettik. Kadın, erkek, çocuk, kimseyi sağ bırakmadık. (Yasanın Tekrarı, 2: 33-34)

Savaşan bir şehirdeki kadın-çocuk hiçbir canlının yaşatılmaması gerektiği yine Tevrat'taki hükümlerden biridir:

Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız. Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları -Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını- tümüyle yok edeceksiniz. (Yasanın Tekrarı 20: 15-17)

İslam'da hırsızlık eylemine karşı, ayette açıkça bildirildiği gibi "tekrarı önleyen bir ceza olmak üzere" el kesme vardır. Fakat işlediği suçtan ötürü bir kişi tevbe ediyorsa bu ceza kalkar (Maide Suresi, 38-39). Böyle caydırıcı bir karşılık alacağını bile bile hiç kimse tevbe edip bağışlanma nimetini elbette geri çevirmeyecektir. Dolayısıyla buradaki hükmün, uygulamaya yönelik değil, yalnızca kişileri caydırmaya yönelik olduğu açıktır.

Müslümanlara bu hükümden dolayı eleştiri getiren Hristiyanlar, bu konuda asıl olarak Tevrat'a bakmalıdırlar. Tevrat'ta oldukça ilginç gerekçelerle el kesme cezası vardır üstelik bu kesin hüküm olarak uygulanır ve suçu işleyen kişiye acıma da yoktur:

"Eğer iki adam kavgaya tutuşur da birinin karısı kocasını dövenin elinden kurtarmak için gelip elini uzatır, öbür adamın erkeklik organını tutarsa, kadının elini keseceksiniz; ona acımayacaksınız. (Yasanın Tekrarı 22: 11-12)

Kadınlara yönelik Tevrat'ta geçen ilginç uygulamalardan bir diğeri de şu şekildedir:

Bir kadın cinsel ilişki kurmak amacıyla bir hayvana yaklaşırsa, kadını da hayvanı da kesinlikle öldüreceksiniz. Ölümü hak etmişlerdir. (Levilliler, 20: 16)

Aynı durum İncil için de geçerlidir. Bazı Hristiyanlar Müslümanları, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görmekle suçlarlar. Oysa İncil'e bakıldığında, kadının ikinci sınıf vatandaş konumuna getirildiğine ve erkeğin de ona egemen olarak yaratıldığına dair izahlar dikkati çekmektedir. İncil'de bu yöndeki sözler şu şekildedir:

...Mesih ... kilisenin başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır. (Efesliler 5:23)

Kadınlar toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa'nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. (1 Korintliler, 14: 34-35)

Kadının öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum; sessiz olsun. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı; aldatılan da Adem değildi, kadın aldatılıp suç işledi. (1 Timoteos, 2:12-14)

Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. (1 Korintliler, 11: 9)

Görüldüğü gibi Hristiyanlıkta ve Musevilikte kadınları aşağı görmeye yönelik çok ağır ifadeler varken bazı kişilerin bu ifadelere gözlerini kapatarak İslam'ı kötülemeye çalışmaları anlaşılabilir değildir. Bu kişilerin Kuran'da zaten varolmayan hükümlerden dolayı İslam'ı kendilerince hedef almalarının hiçbir açıklaması yoktur. Müslümanlar; Hristiyan ve Musevilere yönelik nasıl böyle bir bakış açısına sahip değillerse, Museviler ve Hristiyanlar arasında da kadını aşağılayan bağnazlar olduğunu biliyor ve bunu hiçbir şekilde bu iki dinin aslına maletmiyorlarsa; Hristiyanların da -Kuran'da olmayan hurafeleri ve bunları uygulayan bağnazları delil göstererek- İslam'a yönelik yanlış bir bakış açısı edinmemeleri gerekir.

Asıl Kadın Düşmanı Olanlar Bağnazlar, Münafıklar, Darwinistler, Materyalistler, Komünistler ve Faşistlerdir

Kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmak, her fırsatta onları aşağılamak, kadının nimet olarak değerini bilmemek, kısaca kadınlardan nefret etmek, asıl olarak Darwinistlerin, materyalistlerin, komünistlerin, faşistlerin ve bağnazların özelliğidir. Bu kişiler hiçbir güzellikten zevk almadıkları; sanattan, estetikten, güzel kokudan, hayvanlardan, bitkilerden, müzikten anlamadıkları gibi; bir nimet olarak yaratılmış kadının değerini de kavrayamazlar. Kendileri de manevi anlamda huzursuz oldukları, temizlik ve estetikten zevk almayan bir hayatın içinde yaşadıkları için güzelliklerin de farkında olmazlar. Hayatlarında zevk değil sıkıntı vardır, bu nedenle de nimetlere nefret ve öfke ile yaklaşırlar.

Bağnazlıkta kadını en fazla aşağılayan, kadına en fazla ikinci sınıf muamelesi yapan kişi örnek insan olarak gösterilir. Bu her üç dinin bağnazları için geçerlidir. Oysa İslam adına ortaya çıkan bağnazlar, Kuran'a tamamen muhalif hareket etmekte, Kuran ayetlerinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarında yer almayan bir bela içinde yaşamaktadırlar. İslam'ı değil hurafelerle oluşturdukları bir batıl dini uygulayan bu insanların düşüncelerinin İslam'a maledilmesi son derece anlamsızdır.

Kadınlara yönelik bu sapkın mantık elbette asıl olarak dinsizliğin kaynağı olan Darwinizm kökenlidir. Darwin, kadınları aşağılık gören bakış açısını açıkça ifade etmekten çekinmemiştir. İnsanın Kökeni adlı kitabında, kadınların idrak etme, hızlı kavrama ve taklit konusunda "daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını" ve bu nedenle "daha eski ve alt bir medeniyet seviyesine sahip olduklarını" (John R. Durant, "The Ascent of Nature in Darwin's Descent of Man" in The Darwinian Heritage, Ed. by David Kohn, (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1985), s. 295) yazmıştır. Kadınları kendilerince evrimleşmekte olan, gelişmemiş bir ırk gibi gören bu zihniyetin nasıl ürkütücü bir yaşam şekli olduğu hemen anlaşılmaktadır. Böylesine bağnaz bir zihniyete sahip olan Darwin, kadının evlilikteki rolünü şu inanılması güç sözlerle tarif etmektedir:

"… oynayacak bir nesne - her halükarda bir köpekten daha iyi." (Charles Darwin, The Autobiography of Charles Darwin 1809-1882 (Edited by Nora Barlow), W. W. Norton & Company Inc., New York, 1958, s. 232-233)

Darwin'in bu dehşet verici bakış açısını devam ettirenler bağnazlar, münafıklar, komünistler, faşistler, dinsizler olmuştur. Kirli ve bağnaz Darwinist zihniyetin tüm savunucuları kadına karşı bu bakış açısını korumaktadır. Komünist toplumların tamamı bu mantıktadır. İslam adına ortaya çıkan bazı Darwinist hocaların tümü bu zihniyettedir. Kız çocuklarını doğar doğmaz öldüren, kız çocuğu oldu diye kendini aşağılanmış görenler yine bağnazlardır. Kuran, sürekli olarak kadının lehineyken, hep kadının korunmasına ağırlık verilmişken; bağnazlarda, münafıklarda ve Darwinistlerde bütün sistem erkeği korumaya ve kadını ezmeye yöneliktir. Dolayısıyla kadını aşağı gören bu sapkın zihniyet İslam'ın değil, Darwin'in ve radikalizmin zihniyetidir.

Şu anda İslam ahlakının gerektiği gibi yaşanmadığı tüm toplumlarda kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapılmaktadır. Kadına en büyük değeri veren ise İslam ahlakının ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinin tam olarak yaşandığı salih Müslümanların oluşturduğu topluluklardır. Dolayısıyla aşağılık, dinsiz ve Kuran ile değil hurafelerle yaşayan toplulukların kirli anlayışlarını İslami kaynaklıymış gibi göstermeye çalışan kişiler çok ciddi şekilde yanılmaktadırlar. Kadının en üstün tutulduğu, tüm haklarının ve yaşamının koruma altına alındığı, gereken değerin verildiği tek din İslam'dır.

3. BÖLÜM
Dinde zorlama yoktur, bu Kuran'ın kesin hükmüdür

Kuran'ın kesin hükmüdür: İslam'da zorlama yoktur.

Ayetlerde bu gerçek şöyle bildirilmiştir:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus Suresi, 99)

Dedi ki: "Ey kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbim'den apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana Kendi Katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?" (Hud Suresi, 28)

Müslümanlar Allah'ın, "ma'rufu emret, münkerden sakındır" (Lokman Suresi, 17) emri gereği, iyiliği emredip kötülükten sakındırırlar ve insanları güzel sözle Allah'ın yoluna davet ederler. Ancak hidayeti veren Allah'tır (Kasas Suresi, 56) ve Kuran'ı okuyan ve anlayan tüm Müslümanlar da bunu çok iyi bilirler. Dolayısıyla bir Müslümanın görevi, insanlara Kuran'ı anlatmak, onları Kuran'a çağırmak, yani onlara tebliğ yapmaktır. Bu çağrıya ancak hidayet bulan uyacak, hidayet bulmayan ise bu çağrıdan uzaklaşacaktır. Dolayısıyla hidayet bulmamış bir kişi ne kadar zorlanırsa zorlansın hiçbir zaman gerçek anlamda Müslüman olmayacaktır. Dolayısıyla onu buna zorlamak hem Kuran'a göre haramdır hem de sonuç vermeyecektir.

İslam, teslimiyet anlamına gelir. Bir insanın İslam'a girmesi, gerçek anlamda hidayet bulması ve gerçek bir Müslüman olması için Allah'a ve Kuran'a candan ve kalpten teslim olması şarttır.

Peki eğer bir insan İslam'a zorlanırsa ne olur?

Bir insan İslam'a zorlanırsa Müslüman değil münafık olur. Zorla ibadet eder, zorla namaz kılar, sonucunda da öfke ve nefret dolu bir münafığa dönüşür. İslam'dan, Müslümanlardan nefret eder ve Müslüman görünüp hayatını Müslümanları kendince tuzağa düşürebilmek için harcar.

Münafık, Müslümanların en büyük düşmanıdır, dünyadaki en aşağılık mahluktur. Allah münafıklara cehennemde en alçak tabakayı layık görmüştür. Bu aşağılık varlıklar, Müslümanlara sürekli zarar vermeye çalışırlar. Dolayısıyla Allah'ın hükmüne uymayıp bir insanı zorla Müslüman yapmaya çalışmak, yalnızca münafık üretir, zarar getirir. Bu Müslümanın en istemeyeceği şeylerden biridir.

Bir insanın zorla Müslüman olması, Kuran'ın genel ruhuna da aykırıdır. Kuran'da belirtilen bir adalet anlayışı vardır. Buna göre her düşünce her fikir alabildiğine özgürdür. Allah Kuran'da bunu, kafirlere hitap eden, "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kafirun Suresi, 6) ayetiyle açıkça belirtmiştir. Bu, tam demokrasi demektir, din ve inanç özgürlüğüdür. İnanç özgürlüğü ve demokrasi ise Kuran kaynaklıdır. Kuran'da yer alan bu anlayış tüm dünyaya yayıldığında tam demokrasi ve özgürlük yaşanacaktır. Bu adalet sistemi, bütün toplumları, bütün dünyayı, bütün inançları kapsayan insanlığın gereği olan bir kanundur. Allah'ın kanunudur. Kuran'ın hükümleri insanların maddi ve manevi olarak rahat edecekleri şekilde yaratılmıştır.

Kuran ayetlerinde insanların canını yakacak, insanları rahatsız edecek hiçbir hüküm kesinlikle bulunmamaktadır. İslamiyet, insanların seve seve, gönül huzuruyla yaşayacakları, mutlu olacakları bir din olarak indirilmiştir. Bir Müslüman müşrik bile olsa bu kişinin hidayet bulması için dua etmekle, ona şefkatli davranmakla, onu koruyup kollamakla yükümlüdür. Allah, müşriklerin bir yerden başka bir yere giderken korunmalarını dahi Müslümanların üzerine sorumluluk olarak yüklemiştir. Müslümanlar, kendi canları pahasına müşrikleri korumakla görevlendirilmişlerdir. Kuran'da konuyla ilgili ayet şu şekildedir:

Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir. (Tevbe Suresi, 6)

İslam sevgi, şefkat, anlayış ve saygı üzerine kurulu bir dindir. Bunun dışında bir uygulama yapanlar, İslam ahlakını tanımıyorlar ve gerçek Kuran ahlakını yaşamıyorlar demektir.

Bağnazlar, "Dinde Zorlama Yoktur" Hükmünü Takiyye Olarak Uygularlar

Bazı kimseler, ilk başta "dinde zorlama yoktur" anlayışı ile ortaya çıkan, fakat sonrasında sinsice zor ve dayatma yöntemini kullanmaya başlayan bazı Müslümanları örnek göstererek bu konuda bir takiyye yönteminin kullanıldığını öne sürmektedirler. Öncelikle böyle kişilerin gerçek Müslümanlarla, Kuran'a göre yaşamayıp hurafelerle yaşayan bağnazlar arasındaki ayrımı iyi yapmaları gerekmektedir. Bir bağnaz, Allah'ın Kuran ayetlerinde bildirdiği hükümlerin hayır ve hikmetlerini zaten tam anlamıyla görememiş, Kuran'ın ruhunu tam olarak anlamamış, dolayısıyla Kuran'ın hak ve tek kitap olduğuna tam kanaati gelmemiş olan bir radikaldir. Kendi kafasınca, Allah'ın hükmüne ve Kuran ayetlerine rağmen, eğer zorlarsa, baskı uygularsa bir kişinin Müslüman olabileceğini zanneder. Oysa bu açıkça Rabbimiz'in hükümlerine karşı gelmektir. Bunun sonucunda da –daha önce belirttiğimiz gibi– ortaya münafıklar, İslam karşıtları, İslam'ı zor ve baskı dini gibi gören insanlar çıkmaktadır.

İslam dini Peygamber Efendimiz (sav) dönemindeki gibi doğru ve tam uygulandığında, Kuran ayetlerine eksiksiz bir şekilde uyulduğunda, ancak o zaman gerçek İslam yaşanır. Bunun dışındaki hiçbir örnek İslam değildir. Kuran'ın tek ayetini bile yetersiz gören, kabul etmeyen kişi artık dinden çıkmıştır. Böyle bir insanın İslam adına ortaya çıkıp İslam'da olmayan uygulamaları gerçekleştirmesi İslam'a maledilemez. Tıpkı Hristiyanlık adına ortaya çıkıp katliamlar yapan, cami ve Kuran yakan bağnazların uygulamalarının Hristiyanlığa maledilemeyeceği gibi.

Kuran-ı Kerim'deki ayetler ile ile örtüşmeyen bir uygulama varsa o İslam'ın uygulaması değildir. Dolayısıyla Hristiyanlar, eğer İslam'ın özünü ve gerçeğini bilmek istiyorlarsa, yalnızca Kuran'a bakmalıdırlar.

Kuran, Bağnazlığa Savaş Açmıştır

Kuran; bağnazlığın getirdiği her türlü belaya, mutsuzluğa, zulme, sevgisizliğe, öfkeye, kan dökücülüğe savaş açmıştır. Kuran'a dayalı İslam dini, bağnazlığın tam olarak tersidir.

İslam; sevgi, barış ve dostluğu öğütler. Birlik olmayı, bir arada Allah'ın adını yüceltmeyi, kardeş olmayı, dünyada huzur ve güvenliğin tesis edilmesini teşvik eder.

Bağnazlıktan kurtulmanın yolu İslam'a savaş açmak değildir

Bağnazlığı bilgisizce İslam'ın kendisi olarak kabul edenler ve bu bağnaz sistemi ortadan kaldırmak isteyenler, genellikle büyük bir yanılgıya kapılarak, İslam'a karşı hasmane bir tutum içine girmektedirler. Bu yanlış bakış açısı, özellikle bazı materyalist, ateist ve Darwinist basın, düşünce kuruluşları ve dünya siyasetinde etkili bir takım çevreler tarafından, bilinçli olarak yaygınlaştırmaya çalışılmıştır. Söz konusu çevreler, Müslümanlığı kasıtlı olarak yanlış tanıtarak, "Müslümanlar böyledir, size yaşam hakkı tanımazlar, dolayısıyla onlar sizi ortadan kaldırmadan siz onları ortadan kaldırın" gibi telkinlerle İslam dinine ve Müslümanlara karşı kışkırtıcılık yapmaktadırlar.

Bir kısım Hristiyanlar bu telkinlerin etkisiyle, bağnaz sistemin getirdiği birtakım zalimane uygulamaların ortadan kaldırılması için, Kuran ile ve İslam diniyle mücadele edilmesi gerektiğini savunurlar (Kuran'ı ve İslam'ı tenzih ederiz). Oysa bu akla ve vicdana sığmayan yöntem bağnazlığın daha da beslenmesine ve gelişmesine yol açar. Kuran'a ve gerçek İslam'a yapılan her türlü saldırı, kendileri gibi düşünmeyenlere yönelik şiddet uygulanması gerektiğini savunan bağnaz sistemi daha da güçlendirir. Söz konusu bağnazların savunduğu kan dökücü sistemi ortadan kaldırmanın yolu, Kuran'ı ve gerçek Müslümanlığı ön plana çıkarmak, Asr-ı Saadet Müslümanlığını yeniden hayata geçirmektir.

Gerçek Müslümanların neşeli, dışadönük, sevgi, şefkat, dostluk ve kardeşlik üzerine kurulu, demokrasi ve özgürlüğü savunan, modern ve ileri görüşlü yaşamları bağnaz zihniyette olanları müthiş rahatsız eder, adeta kavurur ve yakar. Dolayısıyla, Hristiyan kardeşlerimiz, hem Müslümanların hem de Hristiyan ve Musevilerin karşıtı olan bağnaz zihniyete karşı, gerçek Müslümanlara destek olmalıdırlar, onlarla birlikte hareket etmelidirler.

Bağnazla mücadele Müslümanlar için bir ibadettir. Çünkü müşriklerle mücadele etmek Kuran'ın emirlerinden biridir. Kuran'da 'müşrik' diye geçen güruhun diğer adı bağnazlardır. Yüce Allah ayetlerde münafıklardan bahseder, kafirlerden bahseder, kalbinde hastalık olanlardan bahseder, bunların tamamı müşriktir. Bunlar Asr-ı Saadet karşıtlarıdırlar, KURAN ADINA KURAN'A SAVAŞ AÇARLAR.

Fakat elbette bu mücadele, ilmi ve fikri bir mücadele olmalıdır. Daha önce hatırlattığımız gibi bağnaz kesim, genellikle Kuran'dan çeşitli sebepler ve hurafeler neticesinde uzak kalmış eğitimsiz, bilgisiz bir güruhtur. Dolayısıyla bağnaz tehlikesinin ortadan kalkabilmesi için bu kişilerin eğitilmeleri gerekir. Eğitildiklerinde, Kuran'da anlatılan gerçek İslam dinini anladıklarında elbette onlar da bağnaz zihniyetin mantıksızlığını göreceklerdir.

Sevgisiz, şefkatsiz, merhametsiz, akılsız, kültürsüz, görgüsüz; bilimden, sanattan hiç hoşlanmayan; derin düşünemeyen, gösterişçi, dini karmakarışık hale getirmeye çalışan ve sürekli uydurmalarla, hurafelerle kendine göre bir din geliştiren sapkın ekolün adı 'bağnazlık' yani eşittir 'müşriklik'tir. Dolayısıyla KURAN'A TAMAMEN KARŞI OLARAK GELİŞTİRİLMİŞ, KENDİNCE KURAN'I YETERLİ GÖRMEYEN VE KURAN'DA EMREDİLEN HÜKÜMLERİN TAM TERSİNİ UYGULAYAN BAĞNAZ SİSTEM, MÜSLÜMANLARIN DA FİKRİ OLARAK MÜCADELE ETMELERİ GEREKEN BİR ANLAYIŞTIR.

Bağnazlığa karşı çözüm, Asr-ı Saadet Müslümanlığını ve gerçek Kuran ahlakını savunmaktır ve radikalizmin pençesine düşmüş kişileri eğitmektir. Peygamberimiz (sav) bağnazlara karşıydı ve İslam'ın getirdiği demokrasi, sevgi, saygı ve özgürlük nimetlerini en mükemmel şekilde uygulamıştı.

Gerçek İslam ahlakı yaşandığında Hristiyanlar da, Museviler de rahat edeceklerdir

Hristiyan kardeşlerimizin, bu kitapta anlattığımız sevgi, barış, demokrasi, hürriyet, mutluluk, modernlik gibi kavramlarla ilgili anlatımları "iyi niyetle yapılmış yorumlar" şeklinde değerlendirmemeleri çok önemlidir. Bunlar bizim şahsi yorumumuz değildir. Bunlar, KURAN'IN ESASIDIR. Bunlar, Kuran'ın ruhuna, Hz. Muhammed (sav)'de gördüğümüz tüm örneklere, Rahman ve Rahim olan Allah'ın rızasına uygun olandır. Peygamberimiz (sav) döneminde Kuran hükümleri bu şekilde uygulanmıştır. Kan dökücülük, yalnızca bağnazların hurafelerinde vardır. Deccalin kontrolündeki bağnaz zihniyetteki kişiler, kan dökücülüğü bütün dünyaya yaygınlaştırarak bunu İslam olarak göstermiş ve kitleleri aldatmıştır.

Hristiyanların, Kuran'ın gerçek ve asıl mesajını görmeleri son derece önemlidir. Peygamberimiz (sav) de, Kuran-ı Kerim de dünyadaki bütün insanlar için birer nurdur. İnsanları mutlu eden, dünyayı ışıklandıran her şey Kuran'dadır. Allah rızası, vicdan, iman ve kalp gözü ile bakan her insan bunu açıkça görecektir. Kuran'ı, Asr-ı Saadet dönemindeki gibi yaşamak bütün dünyaya tam bir ferahlık ve güzellik getirecektir. Kuran'ın Müslümanlar tarafından bu şekilde uygulanması, Hristiyanlara da, Musevilere de huzur, mutluluk ve rahatlık kaynağı olacaktır. Bunun sonucunda dünyaya son derece mutlu bir hayat hakim olacaktır. İnsanların fıtratında zaten var olan, fakat deccal sisteminin etkilerinden dolayı yok olmuş olan neşe toplumlara geri gelecektir. İnsanlara sevinç gelecektir. Sanat gelişecek, gerçek sanat icra eden sanatçılar ortaya çıkacaktır. Deccal sisteminin etkisiyle yok olup giden mimari yeniden can bulacaktır. Çünkü dünyaya huzur, mutluluk, güven, dostluk, kardeşlik ve hepsinden önemlisi Allah aşkı yayılacaktır. Allah aşkı insanların kalplerinde olduğunda, o topluma sanat gelir, estetik gelir, sevinç gelir, mutluluk gelir, bilim gelir kısacası her şeye güzellik ve coşku gelir. Kuran Müslümanının anlayışı şefkat, merhamet, sevgi, akıl, tutarlılık, dengeli tavırlar sergilemek, makul düşünmek, fedakar olmak, iyi niyetle olaylara bakmak, her şeyde hayır görmek üzerine kuruludur. İslam'ın bu şekilde yaşandığı bir dünya, Hristiyanlar için de Museviler için de olağanüstü güzellikte olacaktır.

Hristiyanların karşı olmaları ve ilmi mücadele vermeleri gereken şey, her üç din için de büyük bir tehlike olan bağnazlıktır, Darwinizm'dir, materyalizmdir. Desteklemeleri ve savunmaları gereken ise, İslam dininin Kuran'daki şekli ile yaşanması ve bunu günümüzde sağlayacak olan Mehdiyettir. Bunu desteklediklerinde bağnazlık, gericilik, Darwinizm, materyalizm ortadan kalkacak, dünyaya bayram sevinci gelecek, her şey ve her yer aydınlanacaktır. Bağnazlığın, Darwinist ve materyalist ideolojilerin etkisinde kalmış insanlar da doğru eğitim ile kazanılmış olacaktır. Kiliseler, havralar Kuran ayetinde haber verildiği gibi Yüce Allah'ın korumasındadır. Hristiyan ve Musevi kardeşlerimiz istedikleri gibi ibadetlerini yapacak, istedikleri şekilde rahat ve güvenliğe kavuşacaklardır. Müslümanlar; Hristiyan ve Musevilerle kardeşlik ve sevgi içinde yaşayacak, savaşlar sona erecek, artık kan dökülmeyecek, dünya refahın, huzurun güvenliğin yaşandığı barış mekanı haline gelecektir. Bu Allah'ın vaadidir. Mutlaka gerçekleşecektir. Fakat bunun için Allah bizden gayret etmemizi istemektedir.

Peygamberimiz (sav)'in Kitap Ehli'ne Karşı Şefkatli, Koruyucu ve Sevgi Dolu Tutumu

Peygamberimiz (sav), Necran Hristiyanlarının Ziyareti Sırasında Oturmaları İçin Abasını Sermiştir

Resulullah (sav)'in Kitap Ehli'nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Hatta Necran Hristiyanları onu ziyaret ettiklerinde Hz. Muhammed (sav) onlar için abasını yere sermiş ve Hristiyan misafirlerine abasının üstüne oturmalarını söylemiştir.

Peygamberimiz (sav) Kitap Ehlinin Müslümanların Emanında (koruması altında) Olduklarını Söylemiştir

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in, Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve kavmine yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamberin ve tüm müminlerin himayesindedir. Hristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse istemeden İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" yazdırmıştır. (İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, Es-Siretü'n-Nebeviyye, Daru't-Türasi'l-Arabiyle, Beyrut, 1396/1971, II/141-150)

Peygamberimiz (sav), Ziyarete Gelen Kitap Ehli'nin Kalması İçin Sahabenin Evlerini Onlara Tahsis Ederdi

Hz. Peygamber (sav) döneminde, gruplar halinde elçiler ve heyetler Medine'ye ziyaretlerde bulunurlardı. Gelen heyetler –Kitap Ehli de dahil– bazen 10 günden fazla da kalabiliyorlardı ki, Abdurrahman b. Avf, Muğire b. Şube, Ebû Eyyubü'l-Ensarî ve Ensar'dan bazı kimselerin evleri, onlara tahsis edilirdi. Bunlara ek olarak Mescid-i Nebevî'nin etrafındaki ilim tahsil eden Ashab-ı Suffa'nın kaldığı yerler ile Mescid'in yakınlarına kurulan bir çadır, gelen ziyaretçiler için hazırlanırdı.

Hz. Peygamber (sav), görüşmeye gelenlerin bazılarına, emânnâme ve ahidnâme (yazılı emir ve talimat, bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazları, yabancılarla yapılan anlaşma hükümlerini içeren belge) ve onlara tahsis edilen arazileri bildiren resmî evrak verirdi. Bazı bölgelere de kendileri içinden valiler tayin ederdi. Yine Kutlu Elçi, Müslümanlara zekat memurları gönderirken, Hristiyan olarak kalanlara da cizye tahsildarları görevlendirirdi. Aslında gelen bu resmî heyetler, tüm Arap yarımadasının, Hz. Muhammed'in (sav) peygamberliğini ve hakimiyetini kabul edişinin birer kanıtları durumundaydılar. (Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s. 356)

Peygamberimiz (sav) Vahiy İnmeyen Bazı Konularda Mekkeli Müşriklerin Değil Kitap Ehli'nin Davranışlarına Göre Hareket Etmiştir *

Allah Resûlü (sav) Mekke'de, vahiy almadığı konularda Mekkeli müşriklere muhalefet ederek, Ehl-i Kitab'ın davranışlarına uygun hareket etmiştir. (Buhârî, Libâs 70; Müslim, Fedâil 90)

Peygamberimiz (sav), Sahabeyi Hristiyan Necaşi'nin Yanına Hicrete Göndermiştir

Peygamberimizin Hicret'ten önce ilk ilgi duyduğu ve Müslümanların hicret etmelerini arzu ettiği Hıristiyan ülke, Habeşistan olmuştur. Allah Resûlü, Mekke müşriklerinin amansız işkenceleri ve tazyikleri karşısında Mekkeli Müslümanların Habeşistan'a hicretlerini arzu etmiş ve bu hislerini şu ifadelerle belirtmiştir.

"İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan'a iltica ediniz. Zira orada hüküm süren kralın topraklarında kimseye zulüm edilmez. Orası doğru ve emin bir yerdir, Allah âsân edinceye (kolaylık verinceye) kadar orada kalın." [Hamîdullah, el-Vesâikü's- Siyâsiye, (trcm.Vecdi Akyüz), Kitabevi, İstanbul 1997, s.115; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 297]

Peygamberimiz (sav) Musevi Birinin Cenazesi Geçerken Ayağa Kalkmıştır

Cabir b. Abdullah (ra) şöyle nakletmiştir:

Yanımızdan bir cenaze geçmişti. Resulullah (sav) hemen o cenaze için ayağa kalktı. Biz de (ona uyarak) kendisi ile beraber ayağa kalktık ve: "Ey Allah'ın Resulü! Bu bir Yahudi kadınının cenazesidir" dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): "... Cenazeyi gördüğünüzde hemen ayağa kalkınız." buyurmuştur. (Müslim, Cenaiz, 78, Hadis no: 1593)

Kays b. Sa'd'in (r.a.) rivayetinde İbn Ebu Leyla şöyle nakletmiştir:

Kays b. Sa'd ile Sehl b. Huneyf, Kadisiyye'de bulunurlarken yanlarından bir cenaze geçti. Bunlar ayağa kalktılar. Kendilerine; bu cenaze, bu yer halkından (yani zımmilerden)dir, denildiğinde Kays ile Sehl de: Resulüllah'ın (sav) yanından bir cenaze geçmişti. Allah Resulü, ayağa kalktı. Bunun bir Yahudi cenazesi olduğu kendisine bildirildiğinde: "Bu da bir insan değil mi?" buyurdu. (Müslim, Cenaiz, 78, Hadis no: 1596)

Peygamberimiz (Sav) Zımmilere Eziyet Edilmemesini Buyurmuştur *

Hadis-i şerifte Efendimiz (sas) "Kim zimmî (İslam ülkesindeki gayrimüslim) olan birisine eziyet ederse, ben onun hasmı olurum." buyurmuştur.

Peygamberimiz (sav)'e İlk Peygamberlik Geldiğinde, Hristiyanlarla Görüşüyordu

Peygamber Efendimiz (sav), Allah Resûlü sıfatıyla tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke'de bazı Hıristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, Kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice ve Peygamber Efendimiz (sav) ile görüşen Varaka b. Nevfel de İncil'in el yazmalarına sahip olan bir Hıristiyandı. (Buhârî, Bedu'l- Vahy 3)

Peygamberimiz (sav), Kimsenin Dinine Karışılmasına İzin Vermemiştir

Din seçme hürriyetinin ifadesi olan "La ikrâhe fı'd-dîn (Dinde zorlama yoktur)" ayetini (Bakara Suresi, 256) uygulamakta olan Peygamberimiz (sav), 630 senesinde, Müslüman olduklarını bildirmek üzere Medine'ye gelen Hımyer hükümdarının elçilerine şu talimatı vermiştir:

"Bir Yahudi veya bir Hıristiyan, Müslüman oldukları takdirde, müminlerden olurlar (onlarla hukuken eşittirler). Kim Yahudiliğinde veya Hıristiyanlığında kalmak istiyorsa, ona müdahale edilemez." (İbn Hişâm, es-Sîre, II, 586)

Peygamberimiz (sav) Bizzat Kendisi Musevilerle Ticaret Yapmıştır

Allah Resûlü'nün, insanlarla ilişkilerinde temel aldığı değerlerden birisi dürüstlüktür. Bu meziyeti gördüğü kimsenin başka dinden olması, onunla ticarî ilişkilere girmesine engel teşkil etmemiştir. Bizzat kendisi Medineli Musevi tüccarlardan gıda maddeleri ve borç almıştır.

Allah'ın Resûlu (sav) vefat ettiğinde, şehirdeki bir Museviden aldığı borç mukabili, zırhı emanette durmaktaydı.

Peygamberimiz (sav)'in Hayber'in Fethi Sırasında Musevilere Gösterdiği Şefkat

Hayber'in fethinden sonra elde edilen ganimetlerin arasında tomarlar halinde Tevrat nüshaları bulunmuştur. Hz. Peygamber (sav) bu nüshaları ganimetlerin içerisinden çıkartıp, nüshaların Musevilere geri verilmesini emretmiştir.

Yine Hayber'in fethinden sonra, Müslüman askerler, Musevilere ait bağlardan ve hurma bahçelerinden yemeye başlamışlardır. Museviler durumu Hz. Peygamber (sav)'e şikayet ederler. Hz. Peygamber (sav) de bölge halkının mallarına, bağ ve bahçelerine el sürülmemesini emreder.

Peygamberimiz (sav) Medine Vesikası'yla (Sözleşmesi) Musevilerin ve Hristiyanların Dinine Karışılmayacağını Söylemiştir

Peygamberimiz (sav)'in Hristiyan, Musevi ve müşrik topluluklarla imzaladığı Medine Vesikası da önemli bir adalet örneğidir. Medine Vesikası'nın maddelerinden biri şöyledir:

"Ben-i Avf Yahudileri, müminlerle beraber aynı ümmettirler, Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir."

Medine Vesikası'nın 16. maddesinde ise, "Bize tabi olan Yahudiler, hiçbir haksızlığa uğramaksızın ve düşmanlarıyla da yardımlaşmaksızın, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır" diye bildirilmiştir.

Peygamberimiz (sav)'den sonra da sahabeleri Peygamberimiz (sav)'in antlaşmaya koydurduğu bu hükme sadık kalmışlar ve aynı hükmü, Berberi, Budist, Brahman ve benzeri inançlara sahip kişiler için de uygulamışlardır.

Peygamberimiz (sav) Necranlılara Verdiği Emannamede Onların Müslümanların Koruması Altında Olduğunu Söylemiştir

Bizzat Peygamber Efendimiz (sav) tarafından Edruh, Makna, Hayber, Necran ve Akabeli Kitap Ehli'ne verilen beratlar, Müslümanların Kitap Ehli'nin can ve mal güvenliğini garanti altına aldıklarını ve onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanıdıklarını göstermektedir. Peygamberimiz (sav)'in Necranlılar ile yaptığı sözleşmede yer alan şu maddeler de dikkat çekicidir:

Necranlıların ve maiyetindekilerin canları, malları, dinleri, varları ve yokları, aileleri, kiliseleri ve sahip oldukları herşey Allah'ın ve Allah'ın Peygamberinin güvencesi altına alınacaktır.

Hiçbir psikopos ya da keşiş kilisesinden ya da manastırından edilmeyecektir ve hiçbir papaz papazlık hayatını terk etmeye zorlanmayacaktır. Onlara hiçbir eza ya da aşağılama yapılmayacaktır ve toprakları ordumuz tarafından işgal edilmeyecektir. Hak talebinde bulunan olursa, Necran'da adaletlice hüküm verilecektir...

Onlara düşen sadakat ve yükümlülüklerinde çaba içinde olmaktır. Zulme ve baskıya uğramayacaklardır.

İman edenlerin ittifakı bir zorunluluktur

Allah inancının, adaletin ve vicdanın gereği; dünyada Allah inancına karşı olanlarla fikri mücadele içinde olmak, dünyadaki tüm kötülükleri deşifre ederek bunların fikri alt yapılarını ortadan kaldırmaya çabalamaktır. Yaptıkları kanlı eylemlerde kendilerince yüce İslam dinini kullanmaya çalışan, Müslüman ismi veya kimliği taşıyan cahil ve hatta gerçekte dinsiz olan kişilerin İslam ile ve Kuran ayetleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan uygulamalarını birbirinden mutlaka ayırt etmek gerekir.

İslam'ın özünü görmezden gelerek, deccal yanlılarının planlarına kanmak samimi iman eden bir insanın yapabileceği bir tavır değildir. Yapılan bu gizli ve sistemli telkin yöntemleriyle, bir kısım Hristiyanlar kendilerini Müslümanlardan uzak tutup, hatta onlara karşı bir cephe oluşturmaktadırlar. Bunu yaparak kendilerini Evanjelik Hıristiyanlardanmış gibi göstermeye çalışan din karşıtı kişilerin etkisi altında Müslümanlara karşı kin ve nefret duygularını teşvik etmektedirler. Allah'ı seven dindarlar olarak Allah'ın dostları ile birlik olmaları gerekirken, ateist, Darwinist, terörist bir sistemin öncülüğünü yapan sinsi bir teşkilatın yolunu -farkında olmaksızın da olsa- izlemektedirler. Bu yanlış inancın hem kendilerine hem de tüm dünyadaki inananlara ne kadar büyük bir zarar verdiğini görememektedirler.

Allah'ın izniyle ALLAH'IN İSMİ VE KELAMI, MUTLAKA TÜM DÜNYAYA HAKİM OLACAK VE GALİP GELECEKTİR. Bu Allah'ın tüm gerçek iman sahiplerine vaadidir. Fakat bunun vesileleri olmak için sebeplere sarılmak, tüm dünyada güçlü bir inanç dayanışması içinde olmak gerekmektedir. Samimi Evanjelik Hıristiyanlar, Evanjelik masonların kirli oyunlarını görüp, içine sürüklendikleri büyük tehlikenin farkına varıp samimi dindar Müslümanlarla ittifak ederlerse, tüm insanların barış ve huzur içinde yaşayabilecekleri, savaşların, çatışmaların sona ereceği bir dünya düzeninin kurulması mümkün olacaktır. Allah'tan bir nimet olarak çok daha huzurlu ve çok daha rahat, güzel bir hayat yaşayacaklardır.

Ateist masonluğun gizli önderliğindeki gerçek tehlikenin -yani ateizm, Darwinizm, materyalizm, Marksizm, komünizm tehlikesinin- boyutlarını daha iyi fark ettiklerinde, asıl fikri mücadeleyi tüm inananlarla birlikte, Allah inancına savaş açmış bu tür sapkın sistemlere karşı vereceklerdir. Yüce Allah'ın izniyle, 3 büyük dinin mensuplarının heyecanla bekledikleri Hz. İsa (as) ve Hz. Mehdi (as)'ın zuhur zamanı çok yakındır. Kuran'a göre Allah'ın vaadi gereği, o dönemde Hz. İsa (as)'ın barış ve birliktelik çağrısına mutlaka tüm Hıristiyanlar kendi rızaları ile uyacaklardır. Kuran'a göre Hz. İsa (as)'ın yeniden zuhurunda, Kitap ehlinden (Hıristiyan ve Musevilerden) ölmeden önce ona iman etmeyecek hiç kimse kalmayacaktır (Nisa Suresi, 159). O zaman, asıl yapılması gerekenin inananlar arasında sevgi ve ittifak oluşturmak olduğunu Yüce Rabbimiz'in izniyle anlayacaklardır. Ancak önemli olan, Hz. İsa (a.s.)'ın ve Hz. Mehdi (a.s.)'ın zuhur dönemine çok yaklaşmışken bu gerçeğin farkına varmak ve BU MÜBAREK İNSANLARA GEREKLİ İLMİ ZEMİNİN HAZIRLANMASINA ÖNCÜLÜK EDEREK ONLARA RAHAT FAALİYET YAPACAKLARI BİR ORTAM HAZIRLAMAKTIR. Kuşkusuz ki Allah'ın, İslam ahlakını, barışı, huzuru ve sevgiyi hakim kılmak için hiçbir şeye ihtiyacı yoktur (Allah'ı tenzih ederiz). Fakat Allah, iman edenlere dua etme ve ecir alma güzelliğini lütfetmiştir. GERÇEK SAMİMİ DİNDARLAR ARASINDAKİ GÜÇLÜ İTTİFAK, DİNSİZLİĞİN YERYÜZÜNDEN KALKMASI VE YÜCE RABBİMİZ'İN İSMİNİN TÜM DÜNYADA BİR VE TEK OLARAK ANILMASI İÇİN BİR DUA NİTELİĞİNDEDİR.

 

 
Sayfa Başına Git »
 

harunyahya.org

Hayata bakışınızı değiştirecek eserler...

a9.com.tr

Sn. Adnan Oktar'ın sohbet programları...

evrimteorisi.info

Yüzyılın aldatmacası hakkında tüm gerçekler...